Reklamı Geç
Radikal
Vakıf Katılım
Vakıf Katılım
Mert Kasap
Zülfiyar

Zülfiyar

Mail: [email protected]

Benim kutsalım, senin kutsalını döver 

 

Benim kutsalım, senin kutsalını döver 

 

Süleyman Yılmaz 

 

Ülkemiz insanı fanatizmi sever.

Kendi paradigmasından baktığı olay ve olguları bazen mecrasından, bazen bağlamından uzaklaştırır. Kendi özeline, kutsalına yüklediği anlamla kendisiyle aynı paradigmayı paylaşmayanı safdışı etmek hatta elinden gelse afaroz edip, memleketten kovmak ister. 


Herkesin ve herkesimin kutsalı kendine özel ve hastır. İdeolojik fanatizmle yapılan kutsamalar, gruplar arası çatışmaya, bir ileri safhada anarşiye zemin hazırlar. Rusların siyaset ve diplomasi anlayışında bir söz vardır; "Evi camdan olanlar, komşusunun camına taş atmasın" derler. Yarım asrı aşan hayat sürecimde gördüğüm manzara hep böyledir.

Demokratlar işbaşına gelir, bunu kaldıramayan sol ve ulusalcı anlayış, sudan bahanelerle ihtilâl yapar, koca başbakan ve bakanların aşılmasını seyreder. 1980 öncesi yaşanan sağ-sol olayları en dinamik unsurumuz olan gençlerimizi karşı karşıya getirir, biribirine kırdırır, planın akıl hocaları uzaktan seyreder, Siverek'te bir gecede 1500 insanımızın ölmesi bahasına ihtilalin olgunlaşmasını bekler ve idareye el koyar.

Ülkenin kazanımları ve kaynakları heba olur. 1997 ve sonrası inançlar üzerinden bir gerilim atmosferi yaşanır. İnsanımız dini tercihleri ve giyim-kuşamları yüzünden mesleğinden men edilir, gençlerin anayasal hakkı olan eğitim hakkı ellerinden alınır.

Üniversite Rektörleri misyon şefi gibi çalışır, bilim ve akademi dışında her türlü atraksiyonun içine girer, Cumhuriyet mitingleri adı altında ideolojik gövde gösterileri sergilenir, üniversite öğrencileri indirme kitalar gibi final sınavları ertelenip, Ankara Anıtkabir'e getirilir, koca rektörler ve YÖK'ü temsil edenler "Ordu göreve!" diye askere idareye el koy daveti çıkarır.

Değerleriyle uğraşılan, inançlarıyla alay edilen, tepeden bakılan ve ötekileştirilen halk katlanamadığı bu duruma sandıkta cevap verir ve kendisinin değerlerine sahip çıkabileceğini, saygı gösterebileceğini düşündüğü siyasi anlayışı iş başına getirir. Artık güçler el değiştirmiştir.

Olması gereken bir uzlaşı kültürü arayışı, yaşadıklarını yaşatmama anlayışı iken güç zehirlenmesi ve geçmişin muhasebesi yurdum insanını yine doğu-batı Berlin gibi kamplaştırır. Artık yeni siyadette geçer akçe de gerilimden beslenmek olur.

Birbirini anlamak ve dinlemek istemeyen gruplar güçler üzerinden gövde gösterilerine devam eder. Birbirinin kutsalına, deyim yerindeyse camdan evlerine taş atmaya devam ederler. Fizikteki etki-tepki prensibi gibi, etkiler daima tepkileri doğurur.

Son olarak İzmir'in düşman işgalinden kurtulmasının 100. yıldönümünündeki kutlama törenleri gibi. İzmir hepimizin, bu ülke hepimizin. Kutlamalarda gövde gösterileri yapılacaksa, işgalcilere vatanımızı bölüp parçalamak isteyen düşmanlara karşı yapılmalıdır. Dâhildeki vatandaşlara karşı değil.

Kurtuluş yıldönümünü vesile kılıp siyasi tahteravalli kurmaya değil. Düşünün, Tarkan'ın kutlamalarda konser vermesi ne güzel bir durum. Coşkuyla kutlama adına ne kadar kalabalık olsa o kadar güzelliği artıyor. Ama bu kalabalığı dâhilde farklı düşünce sahiplerine karşı, bak gözünüz kalabalık görsün, bu kadar toplandık, bu sizi ezmek için bir gövde gösterisidir moduna dönüştürmemek gerekir.

Bu yaklaşım kutlamanın amacına gölge düşürür. Hele olayın merkezinde kutlama varken, belediye başkanının Osmanlıya sataşması komşunun camına taş atmanın farklı bir göstergesi olur. Bunu gören diğer anlayış farklı sataşmaya girer. Diğer tarafta Osmanlı'ya sadece Abdülhamid üzerinden bir sahiplenme var.

Biraz irdelenince bu sahiplenişin gerekçesinin tarihi süreçlerin benzeşmesine dayandırıldığı rahatlıkla görülebilir. Bu düşünce ve kaygı "Abdülhamidi yedirdik ama reisimizi yedirmeyiz"e kadar gider.

Oysa, Osmanlı yalnız son dönem padişahlarının döneminden ibaret değildir. Tarihçi İlber Ortaylı'ya göre Osmanlının en başarılı padişahları Fatih, Yavuz ve Kanuni'nin yükseliş dönemidir. En başarısız padişahları ise Abdülmecid, Abdülhamid ve Vahdettin'in çöküş dönemi olduğunu söyler.

O nedenle eğer benzeşim ve öykünme olacaksa yükseliş dönemi esas alınmalıdır. Gözüken odur ki, bu senfoni böyle kısır döngü halinde devam eder, gider. Bunun kazananı kim olur? Hiç kimse! Sadece güçler ve roller değişir, güçlü olan güçsüz kalan kesime metazori uygular, hesaplaşır ama karşılıklı öfke ve kin bu ülkenin semalarından bir türlü dağılmaz.
Kısır döngüleri aşsak mı artık.

Ben kavramından, biz kavramına geçsek daha güzel olacak...

 

Demirhanlar

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Marina