Kamil Akdoğan
ANA
Telefon çaldı, köy garajından arıyorlardı. “Mehmet Bey anneniz burada, bilginiz olsun.”
“Tamam, teşekkür ediyorum, birazdan gelirim“ dedi Mehmet Bey..
Telefonu kapatırken söylendi;
“Ah ana, ah ana, yine mi?“
Bir taksiye atlayıp köy garajının yolunu tuttu.
Annesi oğlunu gördüğüne hiç mutlu olmadı.
Kucağında tuttuğu bohçasına sarıldı, suratını astı.
Mehmet yazıhane görevlisine teşekkür etti.
“Hadi ana gidiyoruz” dedi. Annesi toparlanırken söylendi.
“Nerden bildin burada olduğumu, kim haber etti sana?”
Oğlu cevap vermedi, elindeki bohçayı çekip aldı. Kendisi önde annesi arkada çıktılar. Eve kadar tek kelime etmediler. Oturdukları siteye gelmişlerdi, asansörle onuncu kata çıktılar.
Burnundan soluyan Mehmet eve girer girmez açtı ağzını..
“Ana bu kaçıncı, ayıp yahu.. Ele güne rezil ediyorsun beni. Bohçanı toplayıp kaçmak da ne oluyor? Ne işin var köyde, ne yapacaksın yalnız başına? Sana bir kötülük mü ettik, ben, gelinin, torunların?”
Anası titreyen dudaklarının arasından, “Yok oğul, ben razıyım sizlerden. Ama..“
“Aması ne ana, aç mısın, çıplak mısın?”
“Dinle ey oğul” dedi anası,
“Evet yediğim önümde , yemediğim ardımda. Ama ben bahçemde yetiştirdiğim domatesi, biberi özlüyorum.
Evet, dayalı döşeli bir odam var, kumandalı televizyonum var. Ama ben, kerpiç duvarlı, toprak damlı evimi özlüyorum.
Günüm bu odada, balkonda geçiyor, hapis gibiyim. Oysa ben bahçemi, tepeleri, tarlaları özlüyorum.
Sizden başka kimseyi gördüğüm yok, o da akşamdan akşama. Oysa ben komşularımı, eşimi, dostumu özlüyorum.
Sağım beton, solum beton, tepem beton..Oysa ben, toprağı, toprağın kokusunu özlüyorum. İneğimi, kedimi, tavuklarımı özlüyorum.
Mezar özlenir mi oğul? ben babanın mezarını özlüyorum. Biliyorum ölünce köye götüreceksiniz beni..İşte bu kavuşma erken olsun diye dualar ediyorum. Oğul anla beni, alışamadım şehrinize, ölümü bile özler oldum.“
Sesi boğuklaştı, gözlerinden iki damla yaş süzüldü.
Anasını bu halde gören Mehmet’in içi sızladı. Uzandı, elleriyle yaşını sildi, sarıldı ona.
“Kurban olurum ben sana anam. Sesimi yükselttim, kusuruma bakma. Ben seni rahat ettirdiğimi sanıyordum, yanılmışım affet.”
Kalktı, odadan çıkarken; “Hazırlan Güllü Ana, yarın köyüne kavuşuyorsun.”
Güllü Ana o akşam çocuklar gibi şendi. Kıyafetlerini topladı. Banyosunu yaptı. Yakın komşularına hediyelikler hazırladı. Geliniyle, torunlarıyla helalleşti. Erkenden yatağa girdi. Döndü durdu yatağında, çabucak sabah olsun istiyordu. Sabah olsun da yola düşsünler. Düşsünler de köyüne kavuşsun.
Sabahleyin gelin erkenden kalktı, kahvaltıyı hazırladı. Kocasını uyandırdı. O da anasının kapısını tıklattı. “Ana kahvaltı hazır.” Ses gelmedi, bir daha.. Yok..
Açtı kapıyı anası hala yataktaydı.
“Güllü Ana hayırdır, vaz mı geçtin köye gitmekten?” diye takıldı. Cevap alamadı, içi titredi. Sokuldu, yorganın ucunu kaldırdı.
Anası dizlerini çekmiş cenin pozisyonunda öylece yatıyordu. Hafifçe sarstı, kadın adeta taşlaşmıştı. Elini tuttu, buza kesmişti. “Anaa..“ diye bağırdı. Karısı içeri koşturdu. Anasının eli avcunda ağlıyordu Mehmet…
*****
Benim anam da her gün “Antakya’yı, evimi, komşularımı, ağabeyimi, kardeşlerimi, akrabalarımı çok özlüyorum oğlum. Beni ne zaman götüreceksin” diye sitem ederdi.
Bizim bakımımıza ihtiyacı olduğu için götüremezdim. Sonunda cenazesini götürüp sağlığında çok sevdiği babamın yanında memleket toprağına emanet ettik.
Bizi çok severdi ama memleketi de çok özlerdi.
Mekanı Cennet olsun inşallah.
Vefat eden bütün anne ve babaların, dolayısıyla benim anne ve babamın da mezarları Cennet bahçelerinden bir bahçe olsun, kabir azabı çekmesinler inşallah.
Sevgiyle kalın
Kamil Akdoğan