Yavuz Sultan Selim zamanında, başka bir Türk devleti olan Safeviler’in önderi Şah İsmail, Sultan Selim’e kıymetli mücevherlerle süslü bir sandık hediye gönderiyor. Sandık açılıyor, içinden çeşit çeşit değerli taşlar, kıymetli atlas, kadife kumaşlar çıkıyor. Fakat bir de pis bir koku yayılıyor. Dehşet bir koku, herkes burnunu tıkıyor. En alttaki bohçadan insan pisliği çıkıyor..
Yani Osmanlı'ya büyük bir hakaret ediliyor!!!!!
Cihan Padişahı emir veriyor, “herkes düşünsün, buna ince bir şekilde cevap vermemiz gerekir” diyor.
Ve cihan padişahı yine çözümü kendisi buluyor.
Aynı şekilde değerli mücevher ve kumaşlarla süslü bir sandık hazırlatıyor. İçine o zamanın İstanbul’unda imal edilen gül kokulu en nadide lokumlardan bir kutu hazırlatıyor, en altına da küçük bir kağıt ve bir satır yazı ekleyip gönderiyor.
Şah sandığı açıyor. Halılar, değerli taşlar... Açtıkça güzel bir koku ve en altta bir kutu lokum. Anlam veremiyorlar tabii. Bizim elçi yiyor önce, zehirsiz olduğunu göstermek için, sonra oradakilere ikram ediyor. Lokum bittikten sonra kutunun içindeki notu Şah İsmail okuyor: "Biz biliriz ki, herkes yediğinden ikram eder."
*****
Herkes yediğinden ikram ettiği gibi başkalarını da kendisi gibi sanırmış.
Başka birini durup dururken sözgelimi hırsızlıkla ya da arsızlıkla suçlayan biri, muhtemelen kendisinde olan bir arızayı diğerinde görme eğilimi içindedir.
Psikolojide bu duruma “Yansıtma Mekanizması” denilmektedir.
Bir hatibin konuşurken diğerlerini ne ile suçladığına bu nedenle çok dikkat ederim.
Durup dururken ve hiç ilgisi olmadığı halde başka birini “Bunlar yok mu bunlar” diyerek itham eden kişi, büyük ihtimalle “Bunlar” dediğine yönelttiği suçun bizzat failidir.
Rahmetli annem “Çerçi başındakini çağırır” derdi.
İnsan, kendisinde olanı başkalarında da görüyor.
Mevlana da benzer şekilde ifade etmiş: “ Bizi bilen bilir, bilmeyen de kendisi gibi bilir.”