Organik bir maddenin bakteriler veya çeşitli çevresel etkenler nedeniyle pis kokulu ürünlere dönüşmek üzere normal yapısını kaybetmesine, kokuşmasına, pütrefaksiyon denir. Kokuşma ise, ölmüş hayvan bedeninin ayrışmasının yedi aşamasından biridir. Geniş anlamda, dokular arasındaki uyumsuzlukla ve çoğu organın sıvılaşmasıyla sonuçlanan bir süreç içinde, protein yapılarının bozulmasıdır.
Mikroorganizmalar besin maddeleri içerisinde üremeleri sırasında karbonhidratları parçalayarak ekşime, proteinleri parçalayarak gaz çıkışına neden olmalarından dolayı kokuşma, yağları parçalayarak acılaşmasına neden olurlar.
Ayrışma veya çürüme, organik maddelerin, maddenin daha basit formlarına ayrıldığı süreçtir. Ayrışma ölüm anında başlar.
Birincil ayrıştırıcılar bakteriler ve mantarlardır. Böcek, akar ve diğer leş yiyen canlılar da vücuda erişebilir olduklarında bu ayrıştırma işleminde önemli rol oynayabilirler. Yaz aylarında görülen leş böcekleri, akarlar, leş sinekleri ve Göksinekler ayrıştırma sürecine katılan en önemli eklembacaklılar olup, kır kurtları, köpekler, kurtlar, tilkiler, kemeler, kargalar ve akbabalar diğer ayrıştırıcılardır.
Peki “benim memurum işini bilir” nedir?
Devletin malı deniz, yemeyen keriz (domuz) nedir?
İnsan, Ekmel-i mahlûkat/Eşref-i mahlûkattır. Peki, etrafımızda, şerefli, namuslu, haysiyetli, liyakatli, sadakatli, kadir-kıymet bilen, imanlı, ihlaslı, ahlaklı, dürüst, adil kaç kişi sayabiliriz. Böyle durumda özür dileyerek hayvanattan, it-köpek, at-eşek, kurt-kuş olmak daha eftal değil mi?
Bu kokuşma değil midir?
Adaletsiz davranmak, adam kayırmak, ayrımcılık yapmak, başkalarının emek harcayarak yaptığı projenin altına kendi imzasını atmak, çalıştırdığı işçinin hakkını vermemek, dalkavukluk, denetim görevinin ihmâl etmek, devlete ait bir malı kendi çıkarı için özel işinde kullanmak, gayri meşru kazanç, görevi ihmal, görevi kötüye kullanma, güvenilmeyen insanlara yetkiler vermek, hakkı olmayan yere tecavüz, ihaleye fesat karıştırmak, kamu görevine ait araç ve gereçleri suçta kullanma, liyakatsizlik, lobicilik, makam ve mevkiini, otoritesini kullanarak, başkalarının malına konmak, nüfuz ticareti yapmak, siyasallaşma, torpil, usulsüzlük, verdikleri sözleri tutmamak, yağma, yalan konuşmak, yeterli eğitime sahip olmamak, yetersizlik, yetkiyi kötüye kullanma, yıldırma, yolsuzluk.
Bunlar nedir peki
Devletin malı deniz yemeyen domuz ya.
Adamlar 4-5 asgarî ücretle memur olarak çalışırken memurluktan istifa edip, bir gün de 14,15,16 asgarî ücretle aynı işe ve makama işe sözleşmeli alınabiliyorlar. Sonra yönetim değişikliğinde tekrar memuriyete dönüyorlar. Tabiki eski maaşa. Bu arada o yüksek maaşla yaptıkları 1 milyon TL ye yakın yatırımlarını nasıl öderim diye ah vah ediyorlar. Böyle olup da istifa etmeyenler de yönetim beni görevden alsın da 600-700 bin TL tazminatımı alayım diyebiliyor.
Bu durumda,
Bu adamların aldığı maaş helâl midir?
Bu adamlar buraya atanırken devlet menfaati düşünülmüş müdür?
Bu adamların hızlıca mal varlığındaki artış aniden ölen büyüklerinin çıkınından mı çıkmıştır?
Bu çürüme değil midir?
Hizmete tahsisli araçlar, adı üzerinde bir hizmeti ifa etmek için kullanılır. Peki, sadece birileri bu araçları 09:00-18:00 saatleri arasında (müdür seviyesinde bile) kullanıyorsa ve hatta covid olmayayım diye daha erken bir saatte garsonunu evinden alıp, evine bıraktırıyorsa, çocuğunu kreşten alıp, kreşe getirtiyorsa üstüne üstlük bir de kurum servisi de varken, kullanılan bu arac(çlar)ın adı nedir?
Neredesin Ey Hz. Ömer.
Bu pütrefaksiyon değil midir?
Bir Daire Başkanının ayakkabısını boyacıya, kurum koridorlarında ellerinde taşıyarak götürebilecek biriysen sibop müdürü, istismarcı yapılara bağlı veya üye bir müzisyen isen koruma başı, başka yerdeki musluğu kesilmiş veya oradaki 10 asgarî ücrete eş maaşından fazlasını sana vaad eden Başkanın yakını isen, öyle 15-20 yıllık memuriyet hizmet süresine bakmadan, şef, mühendis, uzman, mimar gibi ihtisas sahiplerinin başına, geri zekâlı, işbirlikçi, menfaatçi biri olsan da seni Fizan'dan getirip müdür yapılıyorsa bunun adı nedir?
“Haksız bir işin gerçekleşmesi, bir menfaatin elde edilmesi için aracılık eden ve maddi-manevi baskı uygulayanlar şunu bilmelidirler ki, kul hakkı yiyenleri, devleti/kamuyu zarara sokanları namaz, oruç, hac… kurtaramaz..”. Bunu ben desem engizisyon mahkemesinde yargılayıp, Martin Luter'in satın aldığı cehenneme atarlardı. Ancak “Hoca Hayreddin Karaman” deyince bir şey denemediği/utanmadığı gibi, koridorlarda, gömlek kolu başına, paça boyu dizine kadar çevrili şekilde haşa 5 vakti bitirip 10 uncu vakte tur atanlar var....
Diyanet İşleri Eski Başkanı, Prof. Ali Bardakoğlu, “Günümüz Türkiye’sinde dinin şekil olarak daha görünür olduğu, söylemlerimizde dini argüman ve atıfların arttığı doğrudur. Peki dinin bu kadar çok gündemde olması, daha dindar bir toplum olduğumuz, yani dindarlaşmanın arttığı anlamına gelir mi? Bana göre gelmez, aksine bir çürümeye, din üzerinden meşruiyet arayışına ve kafa karışıklığına da işaret edebilir. Şayet dini, görüntüden ve dışarıya yansıyan söz ve davranışlardan ibaret görüyorsak, dinin güçlendiği, dindarların arttığı iddiası doğru olabilir. Yoldan geçen kadınların kaçının başı kapalı, toplumda kaç kişi hacca ve umreye gidiyor, kaç erkek sakal bıraktı, ilahiyat fakültelerinin, camilerin, dini kurs ve cemaatlerin sayısı artıyor mu? Bunlara bakarak toplumda dindarlık ölçümü yaparsak İslam’ı hiç anlamıyoruz demektir. İslam’ı yüzeysel bir bakışla anlamak ve tanıtmak, evrensel bir İslam davetine yapılabilecek büyük bir haksızlıktır” diyor.
Devletin malı deniz demiştim ya.
Devletin malıyla konutlar temizleniyor/hazırlanıyor, devlet tasarruf, tasarruf derken, dedesi/babası karunmuş/firavunmuş, bilmem hangi ülkenin kralının çocuğuymuş gibi abilerim iPhone'nun bilmem kaçıncı nesli olmazsa görüşmem, başkasının oturduğuna oturmam, değiştirin mobilyalarımı değiştirin derken, çürümüyor muyuz?
Sabahattin Ali de, “Bu ne affedilmez suçmuş meğer! Neredeyse, yoldan geçerken mide uşakları arkamızdan bağıracaklar: “Görüyor musun şu haini! İlle de namuslu kalmak istiyor ve ahengimizi bozuyor…Çalmadan, çırpmadan, bize ekmeğimizi verenleri aç, bizi giydirenleri donsuz bırakmadan yaşamak istemek bu kadar güç, bu kadar mihnetli, hatta bu kadar tehlikeli mi olmalı idi? Namuslu olmak ne zor şeymiş meğer! Bereket, zora katlanmasını bilen bu millet de namuslu.” derken, Hakkı ve Halkı savunmuyor mu?
Bazen çürümenin iyi tarafları da vardır.
Sonraki nesilleri, ibret almak şartıyla kömür, petrol, doğal gaz gibi ısıtıp aydınlatabilir.