UKRAYNA-RUSYA SAVAŞI’NDAN YENİ DÜNYA SİSTEMİNE
İsmail CİNGÖZ
İnsanlık tarihiyle birlikte başlayan hakimiyet mücadelesi, ilk devletlerin ortaya çıkmasıyla her geçen gün daha sistematik bir hale evrilerek gelişmesini sürdürmüştür. Bu gelişmede insanların yaşadığı çevrenin etkili olduğu muhakkaktır. Zira insan, coğrafi yapıyla paralel olan çevre ile az ya da çok bir etkileşim içerisinde olmuştur. Dolayısı ile çevresel etkenlere bağlı olarak toplumların karakterleri, kültürü, dili, giyim-kuşam-yaşayış tarzları ve üretim faaliyetleri illaki değişiklikler göstermiştir. Bu çerçeveye bağlı olarak ülkelerin milli güçleri de şekillenmiştir.
İbn-i Haldun’a ait olduğu teyit edilememiş olsa da O’na atfedilen “Coğrafya Kaderdir” sözü[1] de coğrafyanın, milletlerin tarihteki yerlerini belirlemedeki kriterlerini göstermesi açısından önemlidir.
MÖ 220’lerde Hun Türkleri adıyla tarih sahnesine çıkan Türk Milleti’nin kuşkusuz ki tarihteki yeri ayrıdır; çünkü yetişme tarzları ve teşkilatçı karakteristik özellikleri ile Asya, Avrupa ve Afrika kıtaları arasında irili ufaklı onlarca imparatorluk, devlet ve beylikler kurmayı başarmış ve varlıklarını bu günlere kadar sürdürebilmiştir. Türkler, kurdukları ülkenin gerek coğrafi gerekse jeostratejik ve jeopolitik şartlarına göre dostlarıyla iyi ilişkiler, düşmanlarıyla her türlü mücadele yöntemleriyle tarihte mümtaz bir yere sahiptirler.
Bu arada; MÖ 27-MS 395 yılları arasında Roma İmparatorluğu, 1206-1368 yılları arasında Cengiz Han İmparatorluğu 1299-1922 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu başta olmak üzere birçok küresel imparatorluklar varlık gösterse de süreç, 15. Yüzyıldan sonra farklı konseptle seyretmeye başlamıştır. Zira coğrafi keşifler ve Sanayi Devriminin, ülkelerdeki hakimiyet anlayışlarında çok ciddi farklara sebep olduğu görülmektedir.
15. yüzyılın hemen başından itibaren Portekizli ve İspanyol kaptanlar tarafından başlatılan coğrafi keşifler ile gelişmeye başlayan sömürgecilik zihniyeti, 18. Yüzyılda Sanayi Devrimi ile vahşi bir hal almıştır. Zira artan hammadde ihtiyacı ile Batı ülkeleri arasında kıyasıya bir mücadele sürecine girilmiştir.
Avrupa’nın iç çekişmelerinden ve mücadelelerinden uzak duran İngiltere, I. Elizabeth döneminde bütün gücüyle okyanus ötelerine yönelmiş, Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’ne koloniler kurmaya başlamış ve Kanada bölgesini ele geçirmiştir. Bir taraftan da Pasifik bölgesine yönelen İngiltere, ilerleyen yıllarda Hindistan, Güney Afrika, Avustralya ile birlikte yüzlerce ada ve adacıklara sahip olmuştur. Osmanlı Devleti’nin zayıflaması ile Akdeniz’e de uzanan ve Mısır’ı da işgal eden İngiltere, 16’ncı yüzyıldan itibaren yayılmacı politikasıyla dünyanın dört bir yanına yerleşerek ve kanlı bir sömürge zinciri kurarak 19. Yüzyılda “Üzerinde güneş batmayan İmparatorluk” unvanına sahip olmuştur.
Sömürgecilik yarışında denizlere hakimiyetin önemi ön plana çıkmıştır. Bu süreçte “Denizlere hâkim olan bir devlet tüm dünyaya hâkim olur” sözleriyle özetlenen Deniz Hakimiyet Teorisi’nin kuramcısı Alfred Thayer Mahan (1840- 1914), coğrafyaya farklı açıdan yaklaşmış ve ABD’nin 20. Yüzyıl deniz stratejisinin kurucusu olmuştur.
“Savaşı sınırlarından uzak tutacaksın, dünya üretim ve ticaretini, enerjiyi ve enerji nakil yollarını kontrol altına alacaksın, bunu denizlerde varlık göstererek ve denizleri kontrol ederek gerçekleştireceksin” diyen Mahan, teorisinde ayrıca; hareket kabiliyeti ve ulaşımda denizlerin daha elverişli olduğunu, aynı zamanda hem kara hem de denizlerdeki yer altı ve yer üstü kanyakları ile irtibatlı olmak için denizlere hâkim olmanın önemine özellikle dikkat çekmiştir[2].
Mahan’ın fikirleri, dönemin ABD Başkanı Theodore Roosevelt'i büyük oranda etkilemiştir. ABD ilerleyen süreçte bu fikirleri geliştirerek uygulamaya geçerken, dış politikasını bu endeksle inşa ederek, denizlerdeki gücünü dengelenemeyecek kadar arttırmayı başarmıştır. Zira ABD’nin küresel güç olmasındaki en etkili etmenlerden birisinin bu olduğu hatırda tutulmalıdır.
ABD için Mahan’ın kuramı kadar önemli bir diğer kuram da Hans Joachim Morgenthau (1904-1980)’nun Güç Kuramı’dır.
Güç Kuramı Teorisinde Morgenthau, Milli Gücü;
Nicel Unsurlar; “Coğrafya, Doğal Kaynaklar, Ekonomik Kapasite, Askeri Hazırlık Derecesi, Nüfus”
Niteliksel Unsurlar; “Ulusal Karakter, Ulusal Moral, Diplomasinin Niteliği, Hükümetin Niteliği”
Alt başlıkları ile tasnif ederken[3], coğrafya unsurunu en başa aldığı görülmektedir.
