BAŞARI ÖYKÜLERİ
Sözü uzatmadan, son zamanlarda ülke olarak yaşadığımız iki önemli başarı öyküsüne değinmek istiyorum. Bir tanesi; milli dağcımız Tunç Fındık’ın insanoğlunun yaşamasının neredeyse imkânsız olduğu, zirvelerinde en yüksek ısının eksi 50 derecenin üstünde ölçüldüğü, buzulları, uçurumları, dik yamaçları, oksijensiz ortamları, tipileri ,çığları ve daha birçok riskleri ile tamamının ölüm dağları olarak adlandırıldığı ve zirvelerine ulaşmak için yüzlerce profesyonel dağcının bile hayatını kaybettiği, dünyadaki 8000 metre üstü 14 dağına zirve mücadelesini tamamlamış olması..
Diğeri ise; Türkiye A milli kadın voleybol takımımızın ABD'nin Teksas eyaletinde FIVB milletler liginde Çin ile oynadıkları final maçını kazanarak tarihimizde ilk defa şampiyon olup, ulusça hepimize büyük bir gurur ve mutluluk yaşatmış olmasıdır.
Türkiye A milli kadın voleybol takımımızın bu büyük başarısı çok gereksiz ve anlamsız bazı tartışmalara konu olsa da, çok şükür ki birçok yazılı, görsel ve sosyal medya organlarında haber olmuş, hak ettiği ilgi ve övgüyü görmüştür.
Dünyanın en zor ve riskli sporlarından biri olan, bütün faaliyetler esnasında en üst seviyede disiplin gerektiren, tek bir hatanın bile ölümle sonuçlandığı yüksek irtifa dağcılık sporuna gönül veren ve hedefine ulaşmak için 20 yılı aşkın bir süre mücadele eden milli dağcımız Tunç Fındık 'ın çok önemli başarısı ise maalesef medya organlarında ve bazı makamlarda hak ettiği kadar yer almamıştır..
Dağcılık sporunun olimpiyat madalyası olarak değerlendirilen, Türkiye’de bu başarıyı gösteren ilk ve dünyada bunu başarabilen 45 sporcudan biri olan Tunç Fındık’ın bu kadar önemli başarısının yeteri kadar ilgi görmemesini anlamakta büyük güçlük yaşıyor ve bu durumun altında yatan sebepler neler olabilir diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
Acaba bunun sebeplerinden birisi: sen ne anlatırsan anlat, anlattığın karşındakinin anladığı kadardır ifadesinin vücut bulmuş hali midir?
Yoksa böyle bir başarı bir çok şike, iddia, rant, kara para aklaması, siyaset ve güç kazanım mücadelesi gibi kavramlarla sık sık adı geçen futbol kadar önemli değil midir?
Ya da böyle büyük bir olay bir kaç şarkısı ile veya bir kaç dizi filmi ile ünlü olan bazı şarkıcıların, aktörlerin veya aktrislerinbilmem hangi plajda neler yaptığı kadar medyatik olmadığı ve rant getirmediği düşünüldüğünden mi gerektiği kadar ilgi görmemektedir?
Acaba medya organları toplumu alaca yayına daha meraklı buldukları kanısıyla toplumun nabzına göre şerbet veren bir tutum mu izlemektedirler?
Yoksa bizlerde başarı öykülerinin sınırları bizim hayal edebileceğimiz ve içinde kendimizi bulabileceğimiz sınırlar içine mi hapis olmuştur?
Ya da tıpkı damak tatlarımızda olduğu gibi, gözlerimiz, kulaklarımız, davranış ve sosyal yaşantılarımızda da alışkanlıklar mı oluşturulmuştur?
Eğer böyle ise durum çok vahimdir. Çünkü alışkanlıklar büyük başarılara giden yolların temel taşları değildir.
Tüm bunlardan daha önemlisi bir toplum için başarı öykülerinde hedef küçültmek, daha üstünü hayal edememektoplumda onarılması zor olan sığlaşma ve yozlaşmaya sebep olacağı için sanıldığından çok daha tehlikelidir.
Başarı öykülerinden tek kasıt, elbette ki dünyanın en zor zirvelerine tırmanabilmek ya da dünya şampiyonu olan bir takımın parçası olabilmek değildir. Bu herkes için mümkün olmayabilir. Onlardan alınan ilham kendimize inanmamızı, doğru bildiğimiz alışkanlıklarımızı gözden geçirmemizi, bazen ailemiz, bazen yakınlarımızdakiler veya çeşitli çevreler tarafından dayatılan hayali kahramanları sorgulamamızı, kıssadan hisse çıkarmak boyutundan bir adım daha ileri gitmemizi ve kendi Everest'imizin zirvesine tırmanmak içinhayal kurup, harekete geçmemizi sağlayabilir.
Bunun için bütün kurum ve kuruluşların yanı sıra öncü rol oynayan bütün organların başarı kültürü oluşturmak ve başarı ikliminin geliştirilmesi yönünde çok ciddi görev ve sorumlulukları vardır.
AZİZ YALI