BİR ROMANIN İÇİNDE YAŞAMAK
Aşağı yukarı yarım asır önce okula başladığım zamana kadar adını duyduğum ama anlamlandıramadığım Çukurova’yı sanırım üçüncü veya dördüncü sınıf öğretmenimizin yeryüzü şekillerini anlattığı anda anlamaya başlamıştım.
Ova, vadi, delta, dağlar alüvyonlu topraklar. Bunların bazılarını sadece kitabımızdaki örnek şekillerde gördüğümüz kadarıyla anlamama rağmen, dağları daha iyi anlayabilmiştim. Onları, köyümüzden görülebilen Karatepe, Hemite kalesi ve Anavarza kalesi gibi dağlardan dolayı tanıyordum. Köyümüzden görülen, uzaklardaki dağlar bana çok gizemli ve heybetli görünüyorlardı. Çünkü güneş sabahları o bölgenin en yüksek tepesi olan Karatepe’nin arkasından kızıl bir aydınlıkla çıkıp, akşam Anavarza’nın hemen arkasına kızıl bir ışık bırakarak gömülüyordu.
Karatepe ve etrafındaki dağlar benim için sadece arkasından güneşin doğduğu yerler değil, aynı zamanda Jandarmalardan kaçan ve zaman zaman köylere inip kötülük yapan eşkıyaların yaşadığı yerler, Anavarza ise koyaklarında yılkı atları ve ala gözlü ceylanların, üstünde boynuzlu yılanların, yılanların şahı şahmeranın yaşadığı yerdi. Çünkü arkadaşlarım ve bazı yaşlı komşular öyle anlatmışlardı.
Köyümüz benim için sanki iki ayrı tiyatro sahnesinin ortasında kurulmuş gibiydi. Ailem köyün doğusundaki tarlamızda çalışırken ben ineklerimizi o tarafa götürür, manzaram Karatepe ve Hemite kalesi, batısında çalışırken ise, Anavarza olurdu. Sarı sıcağın altında dağları, tarla kuşlarını, çekirgeleri, karıncaları izlerken sıcağı hissetmez, vakit nasıl geçerdi anlamazdım. Anlamadığım diğer bir şey, hayvanlarımızın o kurumuş, kavrulmuş arazide nasıl karınlarını doyurduklarıydı. Onlar için üzülürdüm. Kavrulmuş toprak üstünde yaz başlarında biçilmiş ekin tarlalarında çete dikeni ve kurumuş saman ile karınlarını doyurmaya çalışıyorlardı. Ben ara sıra doymuşlar mı diye karınlarına bakıyordum. Çünkü aç kalmalarını hiç istemiyordum. Güneşe bakarak vaktin geldiğini düşündüğümde onlar önde ben arkada evimizin yolunu tutuyorduk. Sekiz on yaşlarımda, yirmi beş kilo civarlarında kara kuru bir çocuk olmama rağmen bana hiçbir zorluk çıkarmıyorlardı. Sanırım onlar da ovanın insanları gibi kanaatkârdı.
O yıllar ovaya henüz sulama kanalları gelmemişti. Çok nadir de olsa o yaşlarda adını bile telaffuz edemediğim artezyen kuyularından motorlar yardımıyla çekilen su ile sulu tarım yapılmaya yeni yeni başlanmaktaydı. O artezyen kuyularının sahipleri genellikle ağalardı. İçinde küçük balıkları, kurbağaları izlediğim, yılanlarından korktuğum kaynağının nereden doğduğunu bilmediğim dereler de ağalarındı. Derelerden akan suyu diğer çiftçilere vermezlerdi. Ağaları çok görmememe rağmen, gördüklerim de ova insanının zayıf, kara, kavruk hallerinden farklı görünüyorlardı. Başlarına sekiz köşeli şapka takmıyorlar, genellikle beyaz veya krem tonlarda fötr şapka takıyorlardı.
Benim ve hayvanlarımız için o artezyen kuyularından akan suya rastlamak çölde vaha bulmak gibi bir şeydi. Sarı sıcak altında kavrulmuş dudaklarım, kurumuş boğazım, damağıma yapışmış dilim ancak akan suyun serinliği ile çözülüyordu. Sanırım hayvanlarımız da aynı durumdaydı. Çünkü beklemekten bıkacağım kadar uzun bir süre höpürdeterek su içiyorlardı. Su içerken onlara dokunmuyordum. Su içene yılan bile dokunmazmış. Öyle öğrenmiştim.
Ova gerçekten çöl gibiydi. Öğle saatlerinde oluşan nemin etkisiyle birkaç metre yükseklikte, gözle görülebilecek şekilde buhar bulutu uçuşuyordu. İnsanlar o sıcağın altında rızkları için pamuk tarlalarında ya çapa yapıyor, ya da pamuk topluyorlardı. Üstelik bunu oruç ağzı ile yaptığı için bayılanlar bile oluyordu. Onları işten alıkoyacak tek şey köy camisinden duyulan sela sesiydi. Köyden bir cenaze çıktığında o gün çalışılmaz, bir müddet radyo dinlenmez, yasa ortak olunurdu. Ovanın insanı kanaatkâr olduğu kadar çalışkan ve bir o kadar da geniş yürekli, inançlı insanlardı.
11 yaşlarımda ortaokula başlamak için Adana’ya gittiğimde Anavarza’nın daha ötesinde başka bir dünya ile tanışmıştım. Artık güneş Anavarza’nın arkasından batmıyordu. Her şey yeni, her şey başkaydı. Yeni okulumda derslerimize farklı farklı öğretmenler giriyordu. Köydeki öğretmenimi çok özlüyordum, ama onlara da alışmaya çalışıyordum. Sanırım en çok sevdiğim öğretmenim, bize hep kitap okumanın faydalarını anlatan Türkçe öğretmenimizdi.
Ne zaman oldu, nasıl oldu bilmiyorum. Sadece ülkemizin değil dünya edebiyatının en büyük yazarlarından biri olan, öykülerini ve romanlarını okuyan okuyuculara tasvirleriyle akan suyun şırıltısını, esen rüzgârın sesini, yılkı atlarının nefesini, kır çiçeklerinin kokusunu, kenarlarında söğüt ağaçları, kıyılarında yarpuzlar olan derelerin serinliğini hissettiren Yaşar Kemal ismini duymaya başlamıştım. İlk okuduğum kitabı İnce Memed olmuştu. Gözümü ayırmadan aç susuz saatlerce okuduğumu hatırlıyorum. Sadece okumuyordum, romanın içine giriyor, sanki olayları izliyordum. İşte o zaman Çukurova’yı, ağayı, marabayı, eşkıyayı, Karatepeyi, Hemite’yi, Anavarza’yı, Çukurova’nın insanını daha iyi anlamaya başlamıştım. Arkasından Sarı sıcak, Teneke, Binboğalar Efsanesi, Yer Demir Gök Bakır, Orta Direk, Ölmez otu, üç Anadolu efsanesi gibi eserleri ile tanıştım. Büyülenmek nasıl olur bilmiyorum ama artık değişmeye başladığımı fark ediyordum. Çukurova’nın destanını yazan büyük üstadın her eserinde kendimi o öykünün bir karakteri olarak buluyordum. Birebir yaşadığım bir olaya Teneke romanında rastladığımda yazarın o anı görmüş olduğu hissine kapılmıştım. Kendisi de Hemite köyünde doğan üstadın birçok eserinde adı geçen Hemite dağının tepesindeki, heybetiyle uzaktan bile görüldüğü için çocukluğumda binlerce kez izlediğim ağaca Binboğalar efsanesinde rastladığımda dona kalmıştım. Tasvir ettiği yerleri elimi uzatsam dokunabilecek yakınlıkta hissettiğimde, kullandığı dili sanki evimizde konuşuyormuş gibi anladığımda gönlümün başköşesine koydum. Doğduğum toprakları, Çukurova’mı, yoksul ama gönlü geniş insanlarını daha çok anlamaya ve sevmeye başladım.
Şimdilerde ise, içimdeki bir yaranın kanını durduramıyorum. Yücelerinde bizim oraların ölümsüz efsaneleri Karacaoğlan’ın, Dadaloğlu’nun yurt edindiği, sevdalısı olduğum Toros dağlarını aşıp, Ankara’yı Adana’ya bağlayan otoyoldan geçerek ovaya inmeye başladığımda görüyorum ki, binlerce yılda oluşmuş Çukurova’nın verimli toprakları rastgele dikilmiş betonarme yapılar ile tarumar olmuş. Adana’ya yaklaştıkça durum daha da vahim bir hale dönüşmüş. Güzelim portakal, limon ve mandalina bahçeleri utangaç, ürkek çocuklar gibi boynu bükük sıkışıp kalmışlar.
Tarsus’tan, Adana’ya oradan Ceyhan’a doğru yol alırken görülen manzarayı ise kelimeler ile anlatmak mümkün değil. Çocukluğumda tek tük görülen yapılar on binleri aşmış, dağlar taş ocakları olmuş. Çukurova’m can çekişir hale gelmiş.
Yaşar Kemal’in eserlerinin orta yerindeki köyümde de durum pek farklı değil. Gündelik alışkanlıklar değişmiş, insanlar sofralarında hazır ürün tercih eder olmuş, sanki şehirler köye gelmiş. Bitki örtüsü bile farklılaşmış. Artık pamuk tarlalarının yerini uzun boyları ile ovanın manzarasını değiştiren, çok su ve gübre ile yetişen mısır almış. Buna bağlı olarak ovayı sarı sıcak da terk ederek yerini boğucu, nemli sıcağa bırakmış.
Yazık. Ne Çukurova’mıza, ne de Çukurova’nın destanını yazan Yaşar Kemal’e sahip çıkamadık.
101. doğum yılın kutlu olsun usta. Umarım eserlerinle daha yüzyıllar boyu insanlığa ışık tutarsın.
AZİZ YALI