BU GİDİŞ NEREYE?
Katıksız DUYGULARIM:
Basit bir “Türk Milleti Klasiğimiz” vardır bizim:
Biz bize yeteriz, DOSTLUKTA da DÜŞMANLIKTA da... Yıkmakta da yapmakta da... Ne var ki, her zaman yıkmak yapmaktan, düşmanlık da dost olup dost kalmaktan daha kolay gelmiştir bize...
Yakın bir zamanda bir genel seçim bir de yerel seçim süreci yaşadık. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte; seçimlerden sonra yapılagelen İTTİFAKLAR, şimdi seçimlerden önce yapılmaya başlandı. Yani “Ha Ali-Veli, ha Veli-Ali...
Bir yanda CUMHUR İTTİFAKI, diğer yanda MİLLET İTTİFAKI... İkisi de aynı manaya gelmiş olsa da, ittifakların bir cilvesi olarak; kendi içlerinde barındırdıkları MARJİNAL bazı gruplar, bu ittifaklara çok galiz ve tehlikeli manalar yüklemeye başladı. Hatta CUMHUR ve MİLLET ittifakı içinde öylesine NEGATİF söylemlerle siyaset yapanlar oldu ki; her iki düşüncenin taraftarı, "Yukarı tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal" ikileminde kaldılar ve kalmaya da devam ediyorlar. Her iki tarafta da, içinde yer aldığı ittifakın ana düşüncesiyle ve gerçekleriyle bir türlü örtüşmeyen küçük ortaklar, adeta bir kan uyuşmazlığı yaşadı.
Bazen o kadar sertleşildi ki; sanırsınız memlekette Genel Seçime değil de, CUMHUR-MİLLET meydan muharebesine giriliyor... Oysa aslolan bu millete daha iyi hizmet etmek değil midir? Partiler tüzükleriyle, programlarıyla, sloganlarıyla, teşkilat ve söylemleriyle daha iyisini, daha güzelini yapmaya talip olmalı değil midir? Madem sandık demokrasinin olmazsa olmazıdır; sandıktan çıkan sonuçlar milletin doğrudan mesajı değil midir?
Parti ayrımı yapmadan söyleyebiliriz ki; seçim kazananlar emeğimizle hakkımızla kazandık, kaybedenler ise, mutlaka şaibe var, haksızlığa uğradık, seçimi kaybettik diyor. Yani milletin oylarıyla ne dediği, ne mesaj verdiği çok da önemli olmuyor. Gelişmiş ülkelerde seçimlerden hemen sonra; “Yorgan gitti, kavga bitti” modunda halk normal hayatına dönerken, bizde ise bir sonraki seçime kadar yorgan davası da bitmiyor. İktidar zafer sarhoşluğuna kapılırken, muhalefet asli görevi olan “Denetim” yerine, her işi “Engelleme” görevi üstleniyor. İktidar, “Dediğim dedik çaldığım düdük” deyip hesap verir pozisyonundan uzaklaşınca; muhalefet, doğru yapılanı da takdir etmediği gibi, yanlış olanı da düzeltmeye, hakkında söz söylemeye yüz bulamaz hale geliyor.
Malesef, zamanında Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi ile birlikte ortaya konulan
YENİ ANAYASA maddeleri halka açık açık anlatılmaya muhtaç iken, ne getirip ne götüreceği halk tarafından tam olarak anlaşılamamış iken, konular Cumhur İttifakı tarafından adeta birer CAMİ VAAZI gibi, diğer bir tabirle uçucu gaz gibi topluma anlatıldı.
Bu durumu gören muhalefet kanadı da yeni anayasa maddelerini, REJİM DEĞİŞTİRİLİYOR, diktatörlük kuruluyor tantanasına feda etti gitti...
Sonra ÇILGIN PROJE olarak tanımlanan KANAL İSTANBUL Projesi gündemimizin ilk sırasına oturuverdi. Öyle ki, hani körlerin önüne koca bir fili getirip, elleriyle dokunarak bu Filin tarif edilmesini istemişler de; hortumunu tutan, fil kocaman bir hortum gibidir, ayağını tutan, fil büyük bir sütun gibidir vs. vs. tarif ettiği gibi, herkes Kanal İstanbul uzmanı oluverip çıktı... Kimisi Montrö dedi, kimisi deprem dedi, kimisi kısırlık yapar, kimisi de saçta kepek yapar dedi. Ama hiç kimse halk ne diyor bu konuda demedi. Birileri halka soralım dediyse de; eğer halk bunu referandumla isterse, mahkemeye gider iptal ettiririz demekten de geri durmadı.
Bu örnekler böyle uzayıp gider....
Kısacası aynı gemide olduğumuz unutularak, iyide de kötüde de siyasi söylem ve eylemlerle iyice kutuplaştık kutuplaşmasına da; bu durum bir tarafta “Ne yaparsa yapsın liderim doğru yapar, yanlış da yapsa doğrudur” ile “Ne olursa olsun, neye mal olursa olsun yeter ki iktidar gitsin” arasında bir hırsa dönüşürse ki oraya doğru gidiyoruz, nasıl kurtuluruz bu durumdan bilinmez. Yoksa, Allah muhafaza tabii afetlerin veya dış güçlerin saldırılarının bizi birleştirmesini mi bekleyeceğiz acaba diye düşünmekten de kendimizi alamıyoruz...
Kalın sağlıcakla...
Yorum Yazın