DOĞAL KAYNAKLARIN KİRLETİLMESİ

DOĞAL KAYNAKLARIN KİRLETİLMESİ

DOĞAL KAYNAKLARIN KİRLETİLMESİ

 

Batıda 1800’lere kadar insanlar hep coğrafi keşifler, bulunan yerlerdeki doğal kaynakların –insanları dâhil- kendi ülkelerine götürülmesi, böylece zenginliklerini artırmak çabasıyla dünyayı köşe bucak dolaşmışlardır. Coğrafi keşiflerde yeni bulunan yerlerdeki madenler, her türlü paraya tahvil edilebilecek nesneler hunharca taşınmış, oradaki yerli insanlar ya öldürülerek yok edilmiş, ya da prangalara vurulup kendi ülkelerinde köle pazarlarında satılmış, hasılı gittikleri her yerde acı, gözyaşı, sefalet bırakarak dönmüşlerdir. Batının bu vahşi politikası 21. Yüzyıla girilmiş olmasına rağmen son hız devam etmektedir.

Kapitalizmin esasını oluşturan çok para kazanma hırsı, insanları giderek daha fazla çalışma, daha fazla üretmeye itmiş, sadece gündüzleri rızkının peşinde koşan nesil, üç vardiya sistemiyle durmaksızın çalışmaya mecbur bırakılmıştır. Bu ise sürekli daha fazla hammadde ihtiyacı, daha fazla atık madde oluşumu anlamına geldiğinden çevre kirliliği 200 yıldır insanlığın başını ağrıtan önemli bir problem olarak karşımıza dikilmiştir. Hâlbuki insanoğlunun temel ihtiyaçlarını sıraladığımızda 5’i aşmadığını görmekteyiz. Yeme-içme, giyinme, barınma gibi fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik, ait olma-sevgi, saygı ve kendini gerçekleştirme olarak saymaktayız. Bunların bile bazılarının kişinin psikolojik anlamda kendini iyi hissetmesini sağlayan unsurlar olduğunu görebilmekteyiz. Oysa mimsiz medeniyet; beş olan temel ihtiyacı 50-100, belki 500-1000’li rakamlara çıkarmıştır. Elimizdeki cep telefonu 10 yıl önce bilinmez iken bugün yarım saat bir tarafa bırakıp gidemiyoruz. Buna benzer birkaç yıl önce bilinmeyen şeylerin hayatımıza olmazsa olmaz olarak sokulması, insanı ihtiyaçları peşinden koşturup duran bir zavallı haline getirirken, doğal kaynaklarımız hızla kirlenmeye devam etmektedir. Sürekli daha fazla üretim için tarım arazilerine bol gübre-su verilmesi, toprakları çoraklaştırıp, tuz miktarını aşırı yükseltirken, daha müreffeh yaşam uğruna tarım arazileri üzerine konutlar yapılmakta, yeraltı sularımız şuursuzca kirletilmektedir. Bir fabrika sahibi arazisinin bir tarafından işletmesine su sağlarken, diğer uçtan açtığı kuyuyla bertaraf edemediği zehirli suları yer altına hunharca deşarj edebilmektedir.

Aslen bunu sadece bir çevre sorunu olarak görmemek gerekir. Nasıl ki havaya, suya, toprağa, gönüllere düşer cemre, aynı şekilde asıl problem giderek insanlığın vicdanının kirlenmesidir. Sadece toprak, hava, su değil boşa harcadığımız. Vakit, emek, zaman, insan ve insanlığımızdır harcanan, kirlenen… Milyonlarca insanımız cep telefonu, internet, televizyon vb meşgalelerle zamanını heba etmekte, nesil daha uyuşuk hale gelmekte, çalışmadan kazanmak önem kazanmakta, bu da toplumsal hayatımızı ciddi şekilde tehdit etmektedir. Bundan faydalanmak isteyen iç, ya da dış güçler zaman zaman Gezi Parkı olaylarına benzer provokasyonlar peşinde koşmakta, devletimizi güç durumlara sokabilmektedir. Düşünün 200TL’lik bir bedava uğruna askerine, polisine taş atan, resmi araç ve kurumları yakıp yıkmaya çalışan zavallılar, çalışmayı ve alın terini banallik olarak görürler.

O halde dostlar; yaşanabilir temiz bir çevre, sağlıklı su, gıda, hava için, geleceğimiz olan çocuklarımıza güzel bir dünya bırakmak için, sadece yeteri kadar, hatta daha azını tüketmek suretiyle aza kanaat etmek zorundayız. Suyu, elektriği, gazı, petrolü olabildiğince az tüketmemiz her şeyin daha az kirlenmesi demek olduğundan, dinimizin de emri olan israf etmemek, yaşam prensibimiz olmalıdır. Yoksa yarın her şey için çok geç olabilir. Unutmayalım ki dünya bize emanettir, gelecek nesillere emaneti aldığımız günden daha iyi ve temiz şekilde ulaştırmak zorundayız. Yoksa dedelerimizden, babalarımızdan kalan bir miras değil. Doğal kaynaklarımızı kirletmek, bizleri sadece arsız bir mirasyedi durumuna düşürür.