ELLER GİDER MERSİNE
Milletçe yaptığımız her işte illa şartları zorlamak zorunda mıyız? Biz ormancılar bir yerde ağaçlandırma, erozyon kontrol çalışması gibi işler yapmayı planladığımızda öncelikle proje sahasını inceden inceye dolaşıp inceler, tüm özelliklerini anlamaya çalışırız. Orada kullanmayı düşündüğümüz ağaç türlerinin o bölgede olup olmadığına bakar, adapte olup olmayacağını anlamaya uğraşırız. Ama memleketimize bakıyoruz da yapılmak istenen işlerde düşünülen tek şeyin fazlaca maliyeti olmaması, devlet adamlarını fazlaca uğraştırmaması, ayrıca olabilirse birilerinin işine gelmesi gibi düşünceler ön plana çıkıyor.
Hatay için, memleketimizin kalkınması için olmazsa olmazımız havalimanı, Amik Gölü’nün en derin yerine, göl aynasına yapılmasına karar veriliyor. Sonra daha 3-5 yıl geçmeden Hatay’a mahsus yağışlar geldiği anda havalimanı aylarca sular altında kalıyor, tüm dünyaya rezil oluyoruz. Bu rezillik biter bitmez, şahin bürokratlarımız ülkenin tüm bakanlıklarını ayağa kaldırıp, gerekli tüm ödenekleri sağlayıp, havalimanı kotu 4 metre kadar yükseltiliyor. Tabii planlamalar baştan düzgün yapılmadığı takdirde sonradan insanlar çok müşkül duruma düşerler. Bu esnada harcanan meblağ sanırım havalimanını ikinci kez inşa etmeye yetecek miktardadır. Kot yükseltilmesi, havalimanı ihata duvar çevresinin kazılıp beton dökülmesi, su tahliye sistemleri yapılırken gözden kaçan bir durum ise geçtiğimiz günlerde ortaya çıktı. Havaalanı yolunda kot seviyesi gözden kaçmıştı. Bu muhteşem yapının çevresi suyla dolmuş, ortada bir ada haline gelmişti. Şimdilerde yolun kot seviyesini yükseltmeye uğraşıyor tüm ilgili kurumlar…
Bir altgeçit yapıldı, hükümet eden partiye yakın diye bir ailenin hatırına daha fazla harcamalar yapılarak üstgeçit olması durumunun yarısından az işlevli, ancak işletim maliyeti olarak çok fazla harcama gerektiren bir icraata imza atılmış oldu. Atalar, rüzgâra karşı atılan tükrüğün en fazla sakalınızda sonlanacağını söyler. Devlet memurlarında verilen zararın, veren kişiye rücu edilerek ödettirilmesi kanun haline geldi. Aslında bu kanun icra makamları için de geçerli hale getirilmeli. Devleti zarara sokan milletvekili, bakan, ya da her kimse bu zarar ona ödettirilmeli. Hatta yedi sülalesi bu işin içine sokulmalı, mal varlıklarına el konulmalı ki bir daha yapılmasın.
Doğaya rağmen bir şey yapılamayacağını insanoğlu görmeli, öğrenmeli. Gerek deniz doldurarak gerek göl kurutarak bir şeyler kazanacağımızı zannetmek boş bir hayaldir. Doldurulan denizi bir deprem ve sonrası yükselen dalgaların nasıl yuttuğunu Çınarcık’ta gördük. Kurutulan göl ise her yıl az ya da çok karabasan gibi döndüğünü, kâbus gibi üzerimize çöktüğünün ise en iyi örneği Amik Gölüdür. Asi Nehri’nin tabanını sürekli kazıp duruyor, çevresini götürmesin diye tahkimat yapıyoruz. Buna rağmen o sular gidecek yer bulamayıp her kış başımıza bela oluyor. Sırf o suları rahat tahliye edebilmek adına bir zamanlar tarihi Roma Köprüsü’nü dinamitleyerek nehrin sularına gömmüşler. Bir yanlış diğerini, diğeri ise bir başka yanlışı doğuruyor.
Karasu üzerine regülatör sistemleri, pompalar ve büyük çaplı bir boru hattıyla Reyhanlı Barajına suyun fazla olduğu dönemlerde taşkın koruma tedbirleri alınıyor. Özellikle suyun Asi Nehrine taşıyamayacağı yükler getirdiği günlerde bu pompalar çalıştırılmak suretiyle hem baraj doldurulacak, hem ova taşkından korunması amaçlanıyor. Ama ben bu çalışmaların hiçbir şekilde bu taşkınların önüne geçeceğine inanmıyorum. Çünkü Akbez’den Antakya’ya ulaşıncaya kadar birleşen sayısı belirsiz dere ve çayların yağışlarda coşkun akan suları kaç Karasu büyüklüğünde olacağını tahmin bile edemiyorum. En güzeli; ovanın en derin yerinde birkaç bin dönümlük arazinin çevresine sedde yapılarak yeniden göl haline gelmesine izin vermektir. Bir yerde buna mecbursunuz. Doğayla savaşılmaz. Bütün kaz kafalılar bunu anlamalı…