Sabancı

HERKES KENDİ İŞİNİ YAPMALI

HERKES KENDİ İŞİNİ YAPMALI

 

HERKES KENDİ İŞİNİ YAPMALI

Din hizmetlerinin politikanın dışında ve üstünde tutulması gerçeğinden hareketle 3 Mart 1924 tarihinde Şer'iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılarak yerine, 429 sayılı Kanunla, Başvekâlet bütçesine dahil ve Başvekâlete bağlı Diyanet İşleri Reisliği, bugünkü adıyla Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.

22/6/1965 tarihli ve 633 sayılı Teşkilat kanunu ile de görev ve çalışma usul ve esaslarına dair düzenlemeler yapılmıştır. İşte bahse konu 633 sayılı teşkilat kanunun 1.maddesinde Diyanet İşleri Başkanlığının görevleri şöyle belirlenmiştir: “İslam Dininin inançları, ibadet ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak ve ibadet yerlerini yönetmek üzere … Diyanet İşleri Başkanlığı kurulmuştur.”

Bu girişi neden yaptık? Çünkü zaman zaman gerek siyasi gerekse sosyal gerekçelerle din ve diyanetle alakalı hususlarda bir takım şeyler hoşuna gitmeyenlerin, Diyanete ve mensuplarına görev tanımı yapa geldiklerine şahit oluyoruz.

Bu tanımların siyasal bir karşılığı elbette vardır. Ancak; toplumumuzun çok önemli ihtiyaçlarını karşılayan bu önemli kurum ve mensuplarının kanunla yüklenmiş sorumluluklarını yerine getirdikleri için eleştirilmesi en hafifinden incitici olmaktadır. Bir din gönüllüsü olarak incinenlerden biriyim.

Dolayısıyla toplumu din konusunda aydınlatma görevini hakkı ile yerine getirmediği için eleştirilen, sorulan din görevlisi varsa ona bizim için de birkaç soru sorulmasını arzu ederiz. Ancak asli görevini yerine getirdiği için “herkes kendi işini yapmalı” üslubu ile üstenci bir tahkir ediş kabul edilebilir değildir.

Yük

Kendisine kanunla verilmiş görevi yapmayan din gönüllüsü uslu çocuk olarak görülse bile hem devlet hem de millet nazarında yanlış yapmaktadır. Hatta suç işlemiş olur. O nedenle bir din gönüllüsü örneğin;

Kadın - erkek meselesine dair dini de referans yaparak, fıtrata işaret eden, sorunun kaynağına dönük tespitler ve çözüm önerileri sunmazsa yanlış olur.

Bununla birlikte, dinin ve değerlerimizin konuya dair makul ilkeleri ile yapılan bilgilendirmeler dinin ve değerlerimizin mensupları ve milletimizin temsilcileri arasında yük olarak görülür olmamalıdır.

Acıların Kadını=Acıların Erkeği

Hayatın her alanında olduğu gibi aile, kadın ve erkek konularında da İslam'ın mutedil tavsiyelerinden uzaklaştıkça kadın da erkek de acılar çekmektedir. Bugün kadın üzerinden yükselen acıların temeline, kaynağına baktığımızda fıtratından uzaklaşan insanın, vahşileşen bencilleşen ve sapıtan yönünü görürüz. Konuyu modern çağın tuzaklarından olan "cinsiyet ırkçılığına" düşmeden inceleyenler haklı olduğumuzu göreceklerdir.

Tabu

Tabu kitaplarda yazan tanımlarının ifade ettiği özet anlama göre insan eliyle tartışılmaz ve sorgulanmaz hale getirilen her şeydir. Açıkçası İstanbul sözleşmesi için de aynı durum söz konusu. Mütedeyyin toplum tabanı bu sözleşmeye dair endişelerini dile getirmekte iken bir kesim ise aksini savunmaktadır. Ancak gelinen nokta; sözleşmeyi endişe ile karşılayanların baskılanmasına doğru gidildiği yönündedir.

Hatta sözleşmenin iptal edilmesini isteyen her bir kimseye dava açılmakla tehdit edilir bir sürece gelindiğini görmek lazım. Eşcinselliğin, cinsiyetsizliğin, apaçık erkek düşmanlığının, aileyi yok saymanın meşru ve hak olarak görüldüğü bir metni savunmak, inanç değerlerini önemseyen bir Müslüman’ın işi olamaz/olmamalı.

Hele ki kadının uğradığı haksızlıklarla alakalı olarak; içkinin, uyuşturucunun, zinanın, aile yerine birlikte yaşama anlayışının, tüketim toplumuna dönüşmüş dünyanın sorumluluklarını görmezden gelmek

kabul edilemez. Üstüne bir de kadına ve erkeğe en yüce kıymeti veren İslam’ı suçlu gören bir metnin bizim aile kurumumuza öyle zararı olacak bir metin olmadığını söylemek çok yanlıştır.

Din, Namus ve örf konusundaki suçlayıcı üslubu dahi bu metnin sorgulanması için yeterlidir aslında. Dolayısı ile bu metni tabulaştırmak düşünen insan için makul değildir.

Finlandiya

İstanbul Sözleşmesini imzalamış ve uygulamaya koymuş bir ülke örneği verelim isterim. Bahse konu “örnek ülke” Finlandiya. Sözleşmenin uygulamaya konduğu tarih 2015 yılı.

İstatistiklere göre Finlandiya; refah seviyesi en yüksek ülkelerden, Dünyanın en mutlu ülkesi, halkının Eğitim düzeyleri yüksek. Hatta Eğitim sistemleri bizde de örnek alınmak isteniyor.

Ancak; ülkede İntihar oranları dünya ortalamalarının üstünde. Alkol tüketimi çok yüksek. Buna bağlı olarak, Aile içi şiddet yüksek (dünyanın en yüksek seviyelerinde), Cinsel saldırı ve tecavüz oranları korkutucu düzeyde.

Peki Şimdi sorular;

Zenginliğin, cinselliğin, alkolün, kuşattığı bu ülkedeki kadınları şiddetten ve cinsel saldırıdan koruması gereken İstanbul Sözleşmesi ne durumda?

Açıkçası İstanbul sözleşmesinin olduğu ya da olmadığı diğer batı ülkelerinde de durumun kadınlar açısından pek de farklı olmadığı ortada. Görünen o ki; “İstanbul Sözleşmesi Korur” sloganı kof bir slogandan öte bir şey değildir. Hatta Aileyi, erkeği ve kadını yıkacak zihniyetin kalkanıdır.

İstanbul sözleşmesi kaldırılsın diyenlere açılacak dava dosyasında yerimi alacak kadar söz söylemiş oldum herhalde.

Sonsöz iyi niyetli dostlara;

Değerlerimizi hatırlatanlara gönül koyup çözümü başka yerlerde aramayalım. Çünkü onların kendilerine hayrı yok. Ne demişler, kendisi himmete muhtaç dede…

Gerçeği görüp uyanlardan olalım diye dua ile…

Vesselam!

Osman Hazır

13.03.2021

Yorumlar 0

Yorumunuz moderatör onayından sonra yayınlanacaktır.

Henüz onaylanmış yorum bulunmuyor.