Bu yazı sizlerle buluşmamın ilk yazısıdır. Öncelikle sizleri saygıyla selamlıyorum ve kısaca kendimi tanıtmak istiyorum. Ben yıllarca sağlık çalışanı olarak devam ettiğim iş hayatımı, okumayı çok istediğim sosyoloji bölümü için sonlandırdım. 2015 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji bölümünde lisans eğitimimi, 2021 yılında ise Ankara Üniversitesi Din Sosyolojisi bölümünde yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Bugün sizlerle iki kavram üzerine düşüneceğimiz bir yolculuğa çıkmaya karar verdim.
İçinde yaşadığımız postmodern dönem, bizleri çok kimlikli bireyler haline getirdi. Söz gelimi bir birey kendini İslamcı, muhafazakâr, dindar, kapitalist, antikapitalist, sağ görüşlü, sol görüşlü, Türk, Müslüman gibi onlarca örnek verebileceğimiz kimliklerle tanımlayabilmektedir. Kimlik söz konusu olduğunda ahlaki ve ideal olan, bireylerin kendi ifadelerinin esas alınmasıdır. Ancak herkesin sosyolog, herkesin toplum mühendisi olduğu bir dünyada kimlikler başkaları tarafından yapılan olumlu-olumsuz etiketlere dönüşebilmektedir.
Bunu yakın zamanda bitirmiş olduğum yüksek lisans tezim için yaptığım saha çalışmasında tecrübe ettim. Çalışmam için muhafazakâr dindar kadınlarla mülakatlar yapmam gerekiyordu. Katılımcı kadınlara kendilerini ne şekilde tanımladıklarını sorduğumda bu kavramların birbiriyle aynı olmadığı vurgusu yapmaları bir yana bazılarının da sırf dindar olmaları nedeniyle muhafazakâr etiketiyle tanımlanmaktan son derece rahatsız olduklarını gözlemledim. Bu iki kavrama bir açıklık getirmek gerekirse; muhafazakâr ya da dindar, gündelik hayatta birbirinin yerine kullanılan, ancak aslında farklı anlamları olan iki kavramdan bahsediyoruz. Literatürde çok sayıda çalışma, bu iki kavramın birbirinin yerine kullanılması problemine değinmektedir. Elbette aralarında bir ilişki bulunmaktadır. Ancak bu ilişki zorunlu değildir. Yani birinin olduğu yerde diğerinin de olması gibi bir zorunluluk yoktur. Kendi saha tecrübelerimi aktarmadan önce kısaca bu iki kavramın ne anlama geldiğine bakalım:
Dindarlık, bir dine bağlılık derecesi olarak ifade edilebilmektedir. Bu derecenin ölçülmesi zordur ve kişiden kişiye, dinden dine farklılık gösterebilmektedir. Muhafazakârlık ise, Batı’da ortaya çıkan Aydınlanma, Sanayi devrimi, Fransız devrimi gibi hareketlere tepki olarak doğan bir akımdır. Bu nedenle muhafazakârların değişime mesafeli, geleneklere bağlı, dinin toplumda yarattığı düzeni gerekli gören bir anlayışa sahip olduklarını söylemek mümkündür.
Çalışmamda yer alan bazı katılımcılar, bilinçli bir dindarın, gelenekleri sorgulamadan kabul etmesinin mümkün olmadığının altını çizerek muhafazakâr etiketi kabul etmediklerini belirttiler. Hem dindar hem muhafazakâr etiketi kabul eden bireyler ise muhafazakârlık kavramında yer aldığı düşünülen gelenekçilik, tutuculuk, dincilik, değişime karşı olmak gibi tanımlamaları kabul etmediklerinin altını çizerek kendi muhafazakârlık anlayışlarının nasıl olduğunu açıklamayı tercih ettiler.
Peki, muhafazakâr ya da dindar bireylerin dünyasında bu kavramlar, başka anlamlar taşırken, gündelik hayatta neden eş anlamlı bir kullanıma sahipler? Bu sorunun birden fazla cevabı var elbette. Öncelikle toplumsal olanın hareketli ve değişken doğası, bu kavramların zaman içerisinde değişmesine, anlam kaymalarına veya içeriğinin genişlemesine sebep olabilmektedir. İkinci olarak, içeriden yapılan tanımlamalar ile dışarıdan yapılan tanımlar, farklılık arz edebilmektedir. Söz gelimi, muhafazakâr bir bireyin muhafazakârlığı anlatma biçimi ile muhafazakâr olmayan bir bireyin anlatma biçimi farklılıklar içerebilmektedir. Son olarak bu kavramlar hâlihazırda literatürde de tanımlaması zor, muğlak ve değişken kavramlar olarak yer almaktadırlar.
Sonuçta hangi kavram kullanılmış olursa olsun, önemli olan o kavramların temel inanç esaslarıyla çelişmemesi ve hatta çatışmamasıdır. Muhafazakâr derken, araştırmaya dâhil olan bir katılımcının dediği gibi, neyin muhafazasının yapıldığı önem arz etmektedir. Bu milletin köklü temel değerlerinden beslenen örf adet ve geleneklerden söz ediliyorsa, bu milletin hangi evladı bunu reddedebilir ki? Ama hurafelerle yoğrulmuş bir anlayışın muhafazası ise mesele yine bu milletin hangi ferdi bu bidat ve hurafeler yumağını muhafazaya kalkışır ki?
Biz, insanın mükellefiyeti için taşıması gereken ilk şartlardan biri olan akıl nimetine gereken değeri vermezsek, tabii ki olumlu-olumsuz her tür değer, topluma, moda gibi empoze edilen kavramlarla kabul ettirilir. Böylece bu algı çerçevesinde kimlik oluşturma faaliyetleri de başını alıp gider. Bu hastalığı M. Akif teşhis etmiş Kitabımız Kur’an-ı Kerim’in ilk emri olan “oku” fiilini terk etmekle neyle karşılaşacağımızı bize bildiriyor:
“Bakın ne hale getirmiş cehlimiz dini;
Hurafeler bürümüş en temiz menabiini”
Cehaletle yoğrulan bir muhafazakârlık anlayışı, tabii ki yıkımdır. Ancak bu kavramı şekilden şekle sokup sonuçta bu milletin örf ve adetlerine, inançlarına ve dahi dinine bir saldırı aracı olarak kullanılmak isteniyorsa, bu milletin bu oyunu bozacak ferasette olduğu da unutulmamalıdır!