Ölüm Herkesin Başında
Rahmetli babam, “Daha dün çocuktum, bugün yaşlandım ve ölümü bekliyorum. Ne çabuk geçti koskoca ömür, sanki birgün gibi” derdi.
Evet, hayat dediğin ne ki?
Bir varmışsın ve bir de bakmışsın ki yok olmuşsun.
Her şey bir nefesin ucunda.
Ve ölüm, insana bir nefes kadar yakın.
Kısmet olur da alırsan hayattasın, eğer kısmetinde yoksa yapacak bir şey de yok.
Ölüm yaşlıya da gence de yakışmıyor ama, her nefsin mutlaka ölümü tadacağı gibi her canlının sonu da ölüm!
“Ölüm ile ayrılığı tartmışlar, elli dirhem ağır gelmiş ayrılık” denmişse de ayrılıkta sevgili ile kavuşma ihtimali var, oysa ölümden sonra bizim bildiğimiz dönüş yok.
Bir vuslat varsa da yalnız o Güzeller Güzeli ile.
Musallada yatarken hoca sorar: “Mevtayı nasıl bilirdiniz?” diye “İyi bilirdik, Allah rahmet eylesin” dedirtebilirsek ne ala.
İşte ancak o zaman musalla bir taht gibi olur.
Cahit Sıtkı Tarancı otuzbeş yaş şiirinde ne güzel söylemiş: “Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.”
Bizim sayfalar dolusu yazılarla ifade edemediğimiz duyguları bir dörtlükle anlatıvermiş.
Ve üstat yine hep imrendiğim sözleri ile:
“Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç farkettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.” Diyerek bizim yaşlardaki insanların durumunu ve duygularını tarif etmiş.
Gerçekten insan, her doğan günün bir dert olduğunu bizim yaşlara gelince anlıyor.
Allah, nefesi nasip ettiği gibi nefesin lezzetini bilecek duyguyu, bunları ifade edecek lisanı ve hepsini bir araya getirecek aklı da nasip etsin inşallah.
Son söz olarak diyoruz ki: “Madem ki ölüm var, üç günlük dünya gönül kırmaya değer mi? Ve üç günlük ölümlü dünyada iyi insan olmanın lezzetinden daha güzel bir lezzet var mı?”
Sevgiyle kalın
Kamil Akdoğan