Sabancı
SULTAN MURAT HAN
Kamil Akdoğan 
 
 
 
SULTAN MURAT HAN

Osmanlı Hükümdarlarından Sultan Murat Han bir gün çok telaşlıdır. Padişahın halini sezen Veziri Azam Siyavuş Paşa Sultan Murat Han’a sorar:
“Hayrola Sultanım canınızı sıkan bir şey mi var?”
“Akşam garip bir rüya gördüm.”
“Hayırdır, İnşallah.”
“Hayır mı şer mi? öğreneceğiz.”
“Nasıl yani?”
“Hazırlan dışarı çıkıyoruz.”
İkisi de molla kıyafeti giyerek dışarıya çıkarlar. Hızlı adımlarla Beyazıt’a varırlar. Vefa’ya yönelip Zeyrek’ten Unkapanı’na inerler. Burada yerde yatan bir cenazeyle karşılaşırlar. Cenazenin etrafına toplanmış ahaliye sorarlar:
“Ahali, kimdir bu?”
“Aman hocam hiç sormayın. Bu adam ayyaşın tekidir.”
“Nereden biliyorsunuz?”
“Kırk yıldır komşumuzdur.”
İçlerinden birinin cevabı da şöyledir:
“Bu adam iyi bir sanatkârdı. Azaplar çarşısında çalışırdı. Nalının hasını yapardı. Kazandıklarını da içkiye ve fuhuşa harcardı.”
Mahalleli cesedi orada bırakıp herkes işine veya evine döner. Padişah ve vezir cesedin başında kalakalırlar. Vezir de oradan geçip gitmek ister. Ancak, Padişah buna razı olmaz. Vezire der ki:
“Millet bu, çekip gider. Kimseye bir şey diyemem. Lakin biz gidemeyiz.
Ne olursa olsun bu bizim bir tebamız’dır. Defnini yapmamız gerekir.”
“Sultanım, saraydan bir kaç hoca gönderelim. Böylece vebalden de kurtulmuş oluruz?”
“Olmaz, rüyadaki hikmeti daha çözemedik.”
“Peki, ne yapmamı buyuruyorsunuz?”
“Mollalığa devam. Cesedi defnetmeliyiz.”
“Sultanım nasıl kaldırırız? Bunun yıkanması var, kefenlenmesi var, tezkiyesi var.”
“Merak etme ben hepsini beceririm.”
“Gaslini ve defnini nerede yapacağız?”
“Fatih Camii’nde”
Fatih Camii’ne gelirler. Padişah cenazeyi bizzat (molla kılığında) yıkar, kefenler. 
Cenazeyi musalla taşına yatırırlar. Namaz vaktine daha zaman vardır. Vezir Sultan’a fısıldar:
“Sultanım eksik yaptığımız bir şey var galiba.”
“Nedir eksik olan?”
“Rahmetlinin hanımı ve yetimleri var olamaz mı?”
“Doğru, elbette var olabilir. Şimdi sen cenazenin başında bekle. Ben mahalleyi şöyle bir kolaçan edeyim de geleyim.” 
Padişah garip maceranın başladığı yere koşar gider. Sorar soruşturur. Nalıncının evini bulur. Kapıyı tıkırdattığında, kapıyı yaşlı bir kadın açar. Padişah hadiseyi bu kadına anlatır. Anlatılanları metanetle dinleyen bu hanım, ölümü bekler bir tavır ile söze başlar:
“Evladım, hakkını helal et. Belli ki çok yorulmuşsun,” der.
Kadın olduğu yere yığılır gibi oturur.
“Biliyor musun evladım; bizim efendi bir âlimdi. Akşama kadar nalın yapardı. Birinin elinde şarap şişesi gördüğünde parasını verir alır, eve getirip onu helaya dökerdi.”
“Niye dökerdi?”
“Ümmet-i Muhammed içmesin diye evladım.”
“Hayret!”
“Dahası var evladım. Malum kadınların ücretini öder, eve getirirdi. Ben sizin zamanınızı satın aldım. Şimdi burada oturmanız gerekir. Oturup dinlenin, derdi. Kendisi de çekip giderdi. Ben o kadınlara menkıbeler anlatır, kitaplar okurdum.”
“Bak sen! Millet O’nu ne sanıyor, oysa merhum ne yapıyor?
“O hep uzaklardaki mescitlere giderdi. Öyle bir imamın arkasında namaz kılmalıyım ki, imam tekbir alınca Kabe’yi görmeli derdi. Kimseye yüküm olmasın diye mezarını bahçeye kendisi kazdı. Kendisine: ‘İş mezar ile bitiyor mu, seni kim yıkar, kim kaldırır?’ derdim”
“Peki, o ne derdi?”
“Önce uzun uzun güler, sonra, Hatun Allah büyüktür… Devrin padişahının işi ne? O yıkar ve kaldırır, derdi.”
*****
Şimdilerde hepimizin elinde bir fırça var ve herkesi karalamaya hazırız.
Hepimizde bir “iman ölçer” var. Kim daha imanlı? diye ölçüyoruz.
Hepimizde bir “ülkü ölçer” var. Kim daha ülkücü? diye ölçüyoruz.
Hepimizde bir “sevgi ölçer” var. Kim daha vatansever? diye ölçüyoruz.
Oysa gönüllerden geçeni ve niyetleri ancak Allah bilir.
Allah niyetlerimizi halis etsin inşallah.

Sevgiyle kalın.
Kamil AKDOĞAN