VATANIMA GÖZ DİKENLER
Cennet bir vatanda, hep birlikte kardeşçe yaşamaya çalışıyoruz. Her ne kadar suyun içindeki balığın suyun kıymetini bilmediği gibi, kıymetini bilmesek te, hakkını vermesek te… 10-12 yıl kadar önce öğretim görevlisi olarak görev yapmaktayım ve yılın açılış dersini rektör yardımcısı veriyor. Hoca ilkten Hollanda’da yaşadığı bir anısıyla başladı. “Misafiri olduğum üniversitenin profesörü elimden tutup geniş bir düzlüğün ortasındaki küçük bir tepeciğe çıkardı ve heyecanla; Hocam burası Hollanda’nın en yüksek yeri, rakım tam 35 metre… Ben gülmeye başladım, hocam biz bir yol yapmak için bile kaç 35 metreleri yerinden zıplatıp dümdüz ediyoruz”. Evet, hor gördüğünüz, ne işe yarar diye düşündüğünüz kayalıklar, dağlar bile aslında bir zenginlik kaynağımız, değerli bir varlığımız olarak karşımıza çıkıyor. Yine yıllar önce Kilis’te doğayı inceleyen kişilere ne yaptıklarını sorduğumuzda, bazalt taşların demiryolu altyapısında kullanılmak üzere Cezayir’e ihracının düşünüldüğünü söylemişlerdi. Başkaları şu memleketi gördüğünde ağzının suyu akarken, biz her köşesi cennetten bir parça olan memleketimizin değerini anlamaktan uzak yaşıyoruz. Bizler bu güzel memlekette birbirimizle uğraşıp, enerjimizi boş yere harcarken, elin adamları memleketimizi çeşitli isimlerle karış karış dolaşıyor, bilgi topluyor, casusluk faaliyetleriyle bizleri birbirimize kırdırtmaya çalışıyor. İşin garip tarafı ise bu casuslar normal vatandaştan daha fazla hak ve yetkilere sahip bir şekilde varlığını sürdürebiliyor.
Osmanlı’dan günümüze Müslüman ve gariplerin sığınabildikleri ender ülkelerden biriyiz. Nerede bir mazlum görsek, dinine, diline, rengine, milliyetine bakmaksızın hemen kucak açıyor, onlara yardım ediyor, ezeli vatandaşımızdan bile önde tutarak onları rahat ettirmeye çalışıyoruz. Bunun dışında bir düşünceyi hiçbir zaman insanlığımıza sığdıramıyoruz ama bazen bunun farklı döngüleri de olmuyor değil. Nitekim farklı yerlerde bazı sıkıntılar, casusluk faaliyetleri, terör olayları başımızı hayli ağrıttı. Daha dün Saddam’ın kimyasallarından kaçan peşmergeyi alıp içerde korurken, onlar terör örgütlerine destekleriyle milletimize silah doğrulttu. İki tane at hırsızı diye andığım Barzani ve Talabani, ABD’nin yardımıyla Kürtlerin esamesi okunmayan Irak’ta biri yerel, diğeri merkezi hükümetin başına oturtuldu. Bugün dişlerini göstermiş, herhangi bir hareketimizin bize pahalıya mal olacağından bahseden bu adamı, ne zaman başı sıkışsa Ankara koruyup kolladı.
İran, 13 yıllık Ak Parti hükümetleri döneminde en az 3-4 kez bizzat ABD’nin saldırından koruyan dönemin başbakanı olmuştur. Başı dardan çıkar çıkmaz tekrar İslam Âlemine saldıran, bizlere düşmanca tavırlar takınan utanmazlar, geçenlerde yine zoru gördükleri gün soluğu Ankara’da aldılar. Yıllardır görünen bir İsrail düşmanlıkları var, ama ne hikmetse onlara karşı en küçük bir hareketleri tarihte görülmemiş, bilinmiyor.
Almanya 1950 ve sonrasında 20-25 yıl boyunca kendilerine bir form doldurup, mektup yazan her Türk vatandaşını işçi, göçmen statüsünde ülkesine kabul etmiş. Yaklaşık 20 yıldır ise açıktan bir Türk düşmanlığı almış başını gidiyor. Türklere karşı asimilasyon politikaları, sindirme harekâtları, bizleri uluslararası arenada köşeye sıkıştırma planları akim kaldıkça daha fazla kuduruyorlar. Ama keskin sirke, küpüne zarar diye güzel bir atasözümüz var. Büyüyor, güçleniyoruz. Tüm dünya ülkeleri bunu gözleriyle görüyor, ekonomi raporlarından izliyor. Geçen yıl tüm dünyadaki büyük projelere ayrılan paranın @’ı Türkiye’deki yatırımlara gittiğini herkes gördü. Nasıl kıskanmasın, bozulmasınlar? Ama Üstad der ki “ Hased evvelâ
hâsidi (kıskanan kişiyi) ezer, mahveder, yandırır. Mahsud (kıskanılan) hakkında zararı ya azdır veya yoktur.” O halde bırakalım ateşlerinde yansınlar.
Eskiden bir Yunanistan vardı, ara sıra dalaştığımız, aramızda husumet bulunan. Şimdilerde ise dünyanın tamamı, neredeyse Eskimolar bile ülkemize göz dikmiş, bizlere diş biliyor. Hükümet komşularla sıfır sorun gibi bir politika izleyelim derken acaba nasıl bir yanlış yaptı ki işler bu hale geldi? Ama biz eski biz değiliz, dünya küçük global bir köy haline gelmiş, bazı odaklar dünyanın tamamına fiziken olmasa da yönetimine göz dikmiş ve güçler çatışması zayıfları derinden yaralıyor, incitiyor. Bu gaz sıkışması sanırım uzun sürmeyecek, bir yerinden illa ki patlak verecek. Ama savaşlar eskisi gibi erkekçe yapılmıyor. Nükleer gücü ellerinde bulunduranlar, bu gücün diğerlerinin ellerine geçmemesi için olanca çabayı sarf ediyor. İnsanlık, etik değerler, ulvi duygular yüksek bir dağın tepesine terk edilmiş. Kimyasal gazlarla insanlar her an böcekler gibi yok edilebiliyor. Bunu yapanlar güçlü olduğu sürece de diğerleri buna pek aldırış etmiyor.
O halde sevgili milletim, yapmamız gereken; her zamankinden daha ziyade birbirimize sarılmak, kırgınlıkları unutup, farklılıkları zenginlik kabul edip kardeşçe bir yaşamı önce ülkemizde, sonra gönül coğrafyamızda yaymak olmalıdır. Irk, mezhep, bölge, din, dil sadece kişisel özelliğimiz olarak kalsın. Bunları üstün görmek, baskı aracı olarak kullanmak, ayrışmalara sebep olmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Biz bu şekilde daha güzeliz. Resmi parçalara ayırdığınızda hiç biri anlam ifade etmeyeceği gibi, bizler de kendi aramızda parçalanırsak küresel canavarların dişleri arasında ezilir, kayboluruz.
Şu kopan fırtına Türk ordusudur yâ Rabbi.
Senin uğrunda ölen ordu, budur yâ Rabbi.
Tâ ki yükselsin ezanlarla müeyyed nâmın,
Galib et, çünkü bu son ordusudur İslâm'ın