Değerli gazeteci ve yazar Taha Akyol, Karar gazetesinde 10 Eylül tarihli ‘Okumadan bilmek’ adlı yazısına: ‘’Böyle bir ‘mucize’nin icracılarıyız; okumadan biliriz! Hislerimizi, nefretlerimizi, hayranlıklarımızı ‘fikir’ zannederiz. Kavramları, tarihi aktörleri, tarihi olayları “zihnimizin içinde” evirip laf yetiştirmeyi hüner sanırız. “Zihnimizin dışında” bulunan gerçekleri merak etmeyiz. Zihnimizde şüpheler, sorgular, soru işaretleri yoktur ki, neyi merak edip okuyacağız?’’ satırları ile başlıyordu.
Genellikle ülkenin siyasi gündeminin konu edilmesi sebebiyle bazen sıkılmama rağmen birçok gazetenin köşe yazılarını günlük olarak takip eden bir okur olarak, üstadın yazıları, ülkemizin tarihi ve sosyal olaylarına vurgu yapması açısından her zaman ilgimi çekmiştir. Bu yazıda ele aldığı konu da ülkemizde çok sık rastlanan bir kavrama çok isabetli vurgu yapmaktadır.
Toplumun büyük çoğunluğunun zihinleri, başka birçok ülkelerde örneklerine çok sık rastlanmayacak kadar değişen yoğun gündem ve olayların ülkemizde yaşanıyor olması sebebiyle maalesef çok büyük bir kuşatılma halinde ve sürekli olarak meşgul edilmektedir. Ne yazık ki bu yoğun meşguliyet sebebiyle zihinlerimizin içinden zihinlerimizin dışında bulunan gerçekleri merak edecek, araştıracak ne zamanımız, ne de konsantrasyonumuz kalmamakta.
Bizi böyle çepeçevre saran, aralıksız olarak zihnimizi kuşatanlar: bazen, bizatihi siyasiler tarafından diğer gündemleri örtmek amaçlı kullanılan suni gündemler olurken, bazen toplumun psikolojik sağlığı hiçe sayılarak yapılan sabah ve öğle sonrası kuşak yayınlarında konu edilenler, bazen de hemen her konuda başarılı bir şekilde kullanılan algı yönlendirme iletileri olabiliyor. Bazen bitmek bilmeyen siyasi tartışmalar, çatışmalar, gündemler ile ilgili açık oturumlar, hemen her konuda uzman!, kadrolu yorumcuların çoğunlukla taraflı yorumları oluyorken, bazen toplumun değerleri ve kültürü ile hiçbir alakası olmayan rating sonuçlarına bağlı olarak senaryoları yazılan veya ithal senaryo uyarlamaları ile üretilen düşük seviyeli diziler olabiliyor. Kimi zaman yolsuzluk dosyaları, hukuka aykırı keyfi uygulamalar, yaralamalar, cinayetler, herkesi derinden etkileyen terör olayları, savaşlar, katliamlar, komplo teorileri oluyorken, bazen yaşadığımız bölgenin hakim değer yargıları, hatta bazen aile büyüklerimizin kuşaktan kuşağa aktardıkları özgünlüğü ve gelişimi engelleyici, sınırlayıcı, sorgulamadan kabullendiğimiz fikirleri olabiliyor.
Maalesef yukarıda bahsi geçen her bir kavram ile ilgili sayısız örneklere çeşitli medya organlarında ve yaşadığımız çevrelerde her gün rastlamak mümkün. Sadece son birkaç ay içerisinde hepimizi meşgul eden, duygusal ve psikolojik olarak yıpratan bu da olmaz denilebilecek kadar şaşkınlık ve dehşet içinde kaldığımız olaylar bu toplumda yaşayan herkesin malumu.
Tüm bunların yanında dünyanın hiçbir yerinde örneğine rastlanmayacak yoğunlukta sosyal medya paylaşımları, o platformlarda bolca bulunan hap sloganlar, özlü sözler, süslü hayatlar ya da kısa yoldan ucuz kahramanlıklar narsist kişilik bozuklukları sınırlarını zorlamaktalar ve bazen fazlasıyla aşmış örnekleri sergilemekteler.
Peki, bu yoğun gündem ve olayların bu toplumda yaşayan insanlar üzerinde olumsuz etki yapmaması mümkün mü? Elbette mümkün değil.
Bütün bunların sonucu olarak, kalabalıklar içinde yalnızlık hissi yaşanmakta, içe kapanmak, öfke nöbetleri, güvensizlik, gelecek ile ilgili kaygıya bağlı sürekli huzursuzluk duygusu, bir konuya odaklanamamak, çözüm odaklı düşünmek yerine her şeye eleştirel bakmak, bazı temel kültürel değerlere duyarsızlık, edebiyat ve sanatsal faaliyetlere ilginin azalması, gerçeklik algısının kaybolması, yaşanan büyük acılara tepkisiz kalmak veya aşırı tepkiler vermek gibi reaksiyonlara daha sıklıkla şahit
olmaktayız. Daha da vahim olanı, sürekli olarak maruz kalınan gündem yoğunluğunun etkisi ile öz duyguların ve anın fark edilmeden yaşanılması, hayatın sahnede oynanan bir oyun gibi pasif bir şekilde izlenmesi, başka hayatlara öykünerek harala gürele ile boşa geçen, hiçbir şeyden tatmin olunmayan bir ömür sürdürülmesi.
Sıklıkla şahit olduğumuz davranış örneklerine baktığımızda görülmektedir ki, bu yoğun gündem ve karmaşa toplumun çoğunluğunda limit aşımına neden olmuş ve çoğumuzun kafasının içi karmakarışık bir hal almıştır. Her şeyin çok hızlı bir şekilde tüketildiği yaşadığımız çağda bu karmaşadan bütünüyle korunmak, daha özgün yaşamak mümkün müdür? Bilmiyorum.
Ama şunu biliyorum ki; ara sıra durup uzağa çekilip bakmaz, seçici olmaz, dinlemez ve dinginleşmezsek, ilk önce kendimizden uzaklaşıp, kalabalıklar içinde kaybolacağız ve programlanmış robotlar gibi sürekli aynıyı tekrar ederek, birbirine benzer davranışlar gösterip hiçbir özgün ve yaratıcı düşünceye sahip olamadan gün geçtikçe daha fazla tükeneceğiz.