OVALI EMİSYON SOL
OVALI siğorta Sağ

Son dakika haberleri ve Videoları Hatay'ın haber sitesinde


  • 16 Aralık 2018, Pazar 21:39
NizamettinDURAN

Nizamettin DURAN

Yaşadıklarımızdan…

Yaşadıklarımızdan…

Eminim hepiniz yaşamışsınızdır, anlatacağım olayın bir benzerini, ya çocukken, ya gençken yahut olgunluk çağında, yani hayatınızın bir bölümünde mutlaka başınıza gelmiştir veya en azından yaşanana tanıklık etmişsinizdir.

Ben tanık oldum ve tanık olduğum hadiseyi hatırladıkça içim burkulur. Ortaokul çağlarındaydım, bir Ramazan ayıydı. Bilirsiniz, oruçlu günlerin akşamında kılınan teravih namazları, oruçluya, şehre, taptaze bir ruh üfler, bölgeye canlılık getirir. Teravih, ramazanın coşkusunu yansıtan yüzü, orucun süsüdür adeta. Yaşadığımız o günlerde iftardan sonra çoluk çocuk, büyük küçük demeden herkesin teravihe yetişmek için koşuşturma içinde olmaları, duydukları telaş ve heyecanları ayrı bir keyif ve lezzetti. Hele ilk teravih gecesi, nasıl hınca hınç dolardı camiler, mescitler... Büyüklerin camilere gelmesi normaldi, tabir caizse vakayı adiyeden sayılırdı, ama çocukların; her yaştan çocukların gelmesi, camileri renklendirmesi, o mekânlara gençlik ruhu aşılaması tarifi mümkün olmayan mutluluktur aslında. Ama vaziyet bazen öyle gelişmiyor maalesef. Çocukların bir oyun hevesiyle geldikleri teravih namazlarını burunlarından getirenler de oluyordu. O zaman için imamların bir yarış havası içerisinde hangisinin daha hızlı kıldırdığı bir namaza dönüşen teravihin kılınışı, değil çocukları büyükleri bile kasıklarını tuta tuta güldürecek bir mahiyet arz edebiliyordu. İşte böyle atmosferde kılınan bir teravih namazında birkaç çocuk kendini tutamayıp kıkırdayarak gülüşmüştü. İmamın oturumunun sonunda selamı vermesi ile birlikte müezzinlik görevini yapan cemaatten birisinin yumruğunu sıkıp bir lokmacık çocukların üzerinde sallaması ve "vurdum mu gebertirim!" tehdidi, değil çocuklarda bende bile travma yarattığı kesin! Gariptir, o gün o müezzine cemaatten hiç kimse bir şey dememişti.

***

05 08 2018 tarihinde çarşamba günü 2 yaşındaki torunumu alıp Bolu merkezinde belediyenin hizmete sunduğu park yerini, merkezdeki Köroğlu heykelini göstermek ve şehrin en görkemli camisini gezdirmek istemi ile halk otobüsüne binip merkeze indik. Kırmızı ışıkta duran otobüs için torunum,

"- Dede, niye durduk?" diye sordu. Kafasına takılanları mutlaka sorar, büyük insan gibi sizinle konuşur, sorduğu soruların açıklamalarını beklerdi. Tabi çocuk ağzıyla dile getirdiği cümleleri anlayabilirseniz!

"- Yavrum kırmızı ışık yandı -parmağımla ışıkları göstererek- onun için!" derken o beni tamamladı:

"-Kaza olur sonra, değil mi?"

Annesi çok ilgiliydi, sabırla, en olmaz hallerine bile sinirlenmeden getirdiği açıklamalarla, sorularına verdiği cevaplarla, anlayan ve makul karşılayan bir seviyeye gelmişti. Aklıma da “Kim demiş çocuk küçüktür diye. Belki de en büyüktür” özdeyişi geliyor. Öyle ki hemen arkasında oturduğumuz şoförün bile dikkatini çekmiş olacak ki, yaşını sordu ve "maşallah" diyerek hem şaşkınlığını hem hayranlığını belirtti.

Çarşıda indik ve İkindi namazını kılalım düşüncesiyle Büyük Cami'ye doğru giderken çalışan bir iş makinasına rastladık. Makinistle selamlaşarak torunumun bu araçlara olan ilgisini anlattım. Mümkünse şöyle oturup merakını gidersin ricamızı sağ olsun makul karşıladı ve onu oturttuk. Allah’tan dinlenme anına denk gelmiştik de işlerine engel olmadık. İş makinesini hayret ve merak içerisinde inceliyordu. Garip garip

baktı şoför mahalline. Öyle ya, direksiyona benzer bir şey yoktu, görmeyince bir anlam veremiyordu. Ama olsun, traktör, kepçe, itfaiye arabası onun hayalini süsleyen araçlardı. Bir iş makinesini yakından görme fırsatını bulmak onun için bitimsiz bir zevk ve heyecan vericiydi. Makiniste teşekkür ederek camiye doğru yürüdük.

Çarşıdan camiye gitmek için uzun ve bir hayli yokuş olan merdivenleri çıkmamız gerekiyordu. Merdivenleri birkaç basamak konuşa konuşa çıktık, ancak o, yorulmuş olacak ki, kucağıma almam için kollarını açıp üzerime abandı. Kucaklayıp caminin kapısına kadar geldik. Camiye şöyle bir baktı sonra,

"-Dede potaman (kocaman) cami!" dedi.

"-İçine geçip Allah Allah yapalım mı kuzum?" dedim.

"- Evet, Allah Allah yapalım" dedi.

Ben Ayakkabılarımı çıkardım, onun da çıkarmasına yardımcı oldum ve camiye girdik. Girerken camiyi yine dikkatlice seyrediyordu, bu seyrediş daha çok merak ve şaşkınlık ifade ediyordu. Çünkü devasa bir yükseklik ve devasa bir kubbe onun bir hayli ilgisini çekmişti. Kubbeyi, tavan yüksekliğini, yazıları inceleye inceleye ilerliyorduk. Ortaya kadar gelmiştik ki, üst katta, mahfilde koşan, gülen ve oynayan çocukların sesleri duyuldu. Anneleri namaz kılıyor olsa gerektir ki, çocuklar da onları beklerken oyuna dalmıştı. Mahfilin hemen altında namaz kılan orta yaşlı bir beyefendi selam verdikten sonra başını yukarı kaldırıp parmağını salladığına ve asabi bir şekilde;

"- Ben size gösteririm!.." dediğine ve daha başka şeyler de söyleyerek çocukları korkuttuğuna ve tehdit ettiğine şahit olunca, yıllar önce yaşadığım teravih, çocuklar ve müezzin hadisesi aklıma geldi. Bir daha aynı travmayı yaşamak istemiyordum. Doğruca yanına yaklaştım ve kendime hâkim olarak, sükûnetle,

"- Beyefendi, siz ne yapmak istiyorsunuz? Bunlar çocuk, gelmişler camimizi şenlendirmişler, niye azarlıyorsunuz, ne hakkınız var buna, sizden başka rahatsız olan var mı? İnsan, hiç Allah’ın evine gelmiş çocuklardan rahatsızlık duyar mı? Bu çocukları siz korkutarak camiden tiksindirir ve uzaklaştırırsanız, bizden sonra bu camiye kim gelecek? Bak bizim bu çocuklara ihtiyacımız var. Başkaları mabetlerine mesela kiliselerine çocukları alıştırmak için bilardosundan, masa tenisine, satranca vs. oyun aletlerine varıncaya kadar koyarken siz kendiliğinden gelmiş çocukları azarlıyor ve korkutuyorsunuz! Ne yaptığınızın farkında mısınız? Peygamberi bilmiyor musunuz ki, minberde iken bile torunlarını omuzlarına alırdı..." dedim. Bu cümleleri mazide yaşadığım olayın etkisiyle öyle sıralamışım ki, adam neye uğradığını bilemedi. Bu sefer şaşkınlık sırası ona gelmişti. Allah'tan makul birisi çıktı ve

"- Yanlış yaptım, değil mi?" deyince, ben tamamıyla döküldüm. Kızgınlığım, onun bu cümlesiyle merhamete ve sevgiye dönüştü. Çıkışta caminin kapısında epey dertleştik, muhabbet ettik... Düşündüğünüzde kim hatasız ki? Ama önemli olan hatadan rücu etmek değil mi?

Torunumu camiyi gezdirdim, kürsüyü, mihrabı, minberi anlattım. "Bak burada imam namaz kılanlara konuşuyor, hadi sen de konuş bakalım" dedim ve onu kürsüye oturttum, fotoğrafını çektim. Başına giydirdiğim imamın fesi çok güzel yakışmıştı. Mihraba geçerek, "Burada da namaz kıldırıyor, haydi gel, sen de benim gibi kıl bakalım deyince, önceden gördüğü üzere secdeye kapandı. Ben de fotoğrafını çekmiştim. Altına da "Allah'a eğilen başlar secdede!" diye yazmıştım. Ardından onu minbere çıkardım, fakat minberin yüksek duvarları arasında kaybolmuştu.

Her bakımdan keyif aldığım, mesrur olduğum ve kendisinin de mutlu olup unutmadığı bir günü beraber geçirmiştik torunum Selim Arda’yla. Telefonla görüştüğümüzde “Dede beni camiye götür” dedirten o günün, benim hayatımın çok önemli bir kesitini oluşturduğu kesin. Bu anlamlı kısa gezinin sonunda, iş çıkışında kızım gelip bizi alarak eve döndük.


MAKALEYE YORUM YAZIN

Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.


NAMAZ VAKİTLERİ
yukarı çık