Bu yıl onuncusu düzenlenen “Hatay günleri” İstanbul'da başlamışken, memleketine hasret bir Hataylı olarak "gurbette Hataylı olmak" konusuna değinmek istiyorum.
Kültürümüzde isimden sonra ilk olarak "Nerelisin? İçinden mi?" soruları gelir. Çünkü memleket bir kimlik, karakter analizidir bu topraklarda. Kayserili tutumlu, Karadenizli mucit, Antepli misafirperver olur.
Peki ya Hataylılar?
8 yıldır gurbetteyim ve Hataylı olduğumu her söylediğimde konu yemeklerin güzelliği ile açılır, ismi bilinen yemekler sorulur, övülür. Asi nehri nasıl Lübnan, Suriye ve Hatay boyu devam edip gelmişse aynı nehir o kültürlerin yemeğini, baharatını, örfünü de birbirine bağlamış, devam ettirmiş. Bundan dolayı sanıyorum ki Karadeniz, Ege, Marmara bölgelerinde bir Hataylının aç kalması ya da yemek seçmesi normaldir. Memleketten ilk ayrıldığım sene sıklıkla Hataylı olduğuma şükretmiştim. Yemekte tepsiye eti, mercimekli aş ve çiğ köfteyi yemeden; kahvaltıda tuzlu yoğurdu, sürkü, yağ dibini bilmeden yaşamak nasıl bir şeydir acaba diye defalarca gülümsediğim olmuştur.
Aslında Hatay Türkiye'nin bir konsantresidir. Tarihi yerleri, turistik mekânları, birçok din ve ırkları bir arada barındırması, deniz ve yeşilliği ile tatil için mükemmel bir seçenek sunması, her insanın aradığını bulabileceği bir yer olması yahut hiç aramasa bile kendinden bir şeyler bulması olası bir yerdir.
Ne var ki insan elindekinin kıymetini elinde iken anlamıyor!
İzmir Çeşme’nin dalgalı, soğuk denizinde yüzmeyen Arsuz'un çarşaf gibi ılık suyunun kıymetini; Urfa'nın kavurucu sıcağında kavrulmayan Antakya’nın serin rüzgarını; Ankara'nın yapay parklarında gezmeyen, Titus Tüneli’nin milattan önceye dayanan tarihi dokusunu bilemez. İstanbul'da günün 3 saatini yola ayırmadan yürüme mesafesi gezebilmeyi, hamurun içinde haşlanmış patatesi börek diye yemeden katıklının lezzetini ancak zaman geçince anlıyor insan.
Her insan için memleketi güzeldir ama bizim memleketimiz her insana güzel.