Reklamı Geç
Diva Otel
Güneyler
Güneş Güzellik
Bambinoo Eda Güneşer
Hatay
BIST13.932
DOLAR48.4464
EURO56.3406
ALTIN6964.3
BTC/USD80961.787
Muhammet KEMALOĞLU

Muhammet KEMALOĞLU

Mail: [email protected]

Londra’da Yahudi-Kürt Konferansı: Stratejik Ortaklık

 

Londra’da Yahudi-Kürt Konferansı: Stratejik Ortaklık

 

6-7 Eylül 2026 tarihlerinde Londra’da gerçekleştirilen “Jewish-Kurdish Relations in a Changing Middle East: History, Identity and Future Cooperation” başlıklı uluslararası konferans, geçen yıl Berlin’de düzenlenen ilk Kürt-Yahudi Kongresi’nin devamı niteliğinde ortaya çıktı.

Konferans her ne kadar Yahudi ve Kürt toplumları arasındaki tarihsel, kültürel ve toplumsal bağları inceleyen akademik bir buluşma olarak sunulsa da, katılımcıların profili, organizasyonu üstlenen kurumların niteliği, ele alınan konu başlıkları ve İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’ın konferansa gönderdiği mesaj bir arada değerlendirildiğinde, toplantının kapsamının geçmişe ilişkin bir değerlendirmeyle sınırlı olmadığı anlaşılmaktadır. Nitekim organizatörlerin konferansı tanımlarken kullandıkları ifade de bu yönelimi açıkça ortaya koymaktadır: Amaç yalnızca geçmişi hatırlamak değil, Yahudi-Kürt ilişkilerinin gelecekte nasıl bir zemine taşınabileceğini tartışmaktır.

Konferans, Londra merkezli Jewish Kurdish Network (Yahudi-Kürt Ağı) tarafından düzenlendi; London Centre for the Study of Contemporary Antisemitism (LCSCA) ile Tel Aviv Üniversitesi’ne bağlı Moshe Dayan Ortadoğu ve Afrika Araştırmaları Merkezi Kürt Çalışmaları Programı ise ortak ev sahipleri arasında yer aldı. Bu yapı, toplantının yalnızca kültürel bir buluşma olmadığını göstermesi bakımından önemlidir. Çünkü bir tarafta Yahudi-Kürt diasporasını bir araya getirmeyi amaçlayan bir ağ, diğer tarafta çağdaş antisemitizm üzerine çalışan Londra merkezli akademik bir merkez, öte tarafta ise İsrail’de Kürt çalışmaları konusunda kurumsallaşmış bir araştırma programı bulunmaktadır.

Özellikle Prof. Ofra Bengio, konferansın akademik ayağındaki en dikkat çekici isimlerden biriydi. Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Merkezi Kürt Çalışmaları Programı’nın başında bulunan Bengio, uzun yıllardır Irak, Türkiye, Kürt siyaseti ve Ortadoğu’daki Kürt hareketleri üzerine çalışmalar yürütmektedir. Bengio’nun konferansın hem akademik hem de siyasi tartışmalarında merkezi konumda bulunması, İsrail’deki Kürt çalışmaları ile uluslararası Kürt diasporası arasındaki bağlantının önemini ortaya koymaktadır.

Toplantıya Birleşik Krallık, Avrupa, İsrail, ABD ve Kürdistan Bölgesi’nden akademisyenler, siyasetçiler, gazeteciler, aktivistler ve diaspora temsilcileri katıldı. Programda Adrian Cohen, Ali Ertan Toprak, Baruch Shimoni, David Hirsh, Edwin Shuker, Yehuda Ben Yosef, Feryal Clark, Jonathan Spyer, Nir Boms, Ofra Bengio, Suzan Quitaz, Mutlu Çiviroğlu, Shukriya Bradost, Mehmet Tanriverdi, Veysi Dağ, Jan İlhan Kızılhan ve Joanna Michlic gibi isimler yer aldı.

Katılımcılar arasında özellikle Adrian Cohen dikkat çekmektedir. Cohen, Britanya Yahudileri Temsilciler Kurulu’nun (Board of Deputies of British Jews) üst düzey yöneticilerinden ve Labour Friends of Israel çevresinde faaliyet gösteren bir isimdir. Bu durum, konferansın yalnızca akademik ve kültürel çevrelerle sınırlı kalmadığını, İngiliz Yahudi toplumu ve İngiliz siyasi çevreleriyle de bağlantılar kurduğunu göstermektedir.

Konferansın yedi panelden oluşan programı da toplantının kapsamını açık biçimde ortaya koydu. İlk panel “Siyonizm ve Kurdayetî: Ulusal Hareketler, Kimlik ve Beka” başlığını taşıdı. Burada yalnızca Yahudiler ile Kürtlerin tarihsel ilişkileri değil, iki ulusal hareketin kimlik, kendi kaderini tayin hakkı ve devletleşme talepleri tartışıldı. Panelde konuşan Dr. Khaled Salih, Siyonizmin temelinde Yahudilerin kendi gelecekleri üzerinde söz sahibi olması bulunduğunu, Kürt ulusal bilincinin de benzer bir kendi geleceğini belirleme talebi taşıdığını savundu. Bu yaklaşım, konferansın tarihsel ilişkiden siyasi statü tartışmasına geçiş yaptığının en açık örneklerinden biridir.

İkinci panel Kürdistan Yahudilerinin tarihi ve ortak mirasına, üçüncü panel ise doğrudan güncel jeopolitiğe ayrıldı. İngiliz milletvekili Feryal Clark’ın yönettiği “Bölgesel Dönüşüm ve Orta Doğu’da Kürtlere ve İsrail’e Yönelik Batı Politikası” başlıklı oturumda Ali Ertan Toprak, Shukriya Bradost, Dr. Jonathan Spyer ve Mutlu Çiviroğlu yer aldı. Panelde İran, Türkiye, Irak ve Suriye, 7 Ekim sonrasında değişen bölgesel güvenlik dengeleri ve Batı’nın Kürtlere yönelik politikaları tartışıldı. Böylece Türkiye, konferansın gündeminde doğrudan yer alan bölgesel aktörlerden biri haline geldi.

Ali Ertan Toprak’ın konferansta yaptığı değerlendirme de dikkat çekici. Toprak, Kürt hareketlerinin ideolojik ve siyasi bölünmeleri aşarak ortak ulusal çıkarlar etrafında birleşmesi gerektiğinikendi kaderini tayin, özgürlük ve devletleşme hedeflerinin Kürtlerin birlik sağlamasına bağlı olduğunu savundu. Toprak ayrıca Yahudi toplumlarıyla kurulan ilişkinin 7 Ekim sonrasında başlamadığını, daha önce de gelişmekte olduğunu ifade etti. Bu sözler, söz konusu ilişkinin geçici bir konferans diplomasisi olmaktan ziyade uzun vadeli bir siyasi ve toplumsal ağ oluşturma arayışı olarak değerlendirilmesine zemin hazırlıyor.

Konferansın en önemli siyasi mesajı ise İsrail Dışişleri Bakanı Gideon Sa’ar’dan geldi. Sa’ar gönderdiği video mesajında Kürtlerin Türkiye, İran, Irak ve Suriye’de yaşayan bir halk olduğunu belirterek “bugüne kadar siyasi bağımsızlığa ulaşamadıklarını” söyledi. Sa’ar ayrıca Ortadoğu’daki azınlıklar arasındaki ilişkilerin ve özellikle Yahudiler ile Kürtler arasındaki bağların güçlendirilmesini desteklediklerini ifade etti.

Bu mesaj, konferansın Türkiye açısından neden dikkatle takip edilmesi gerektiğini gösteren en önemli unsurlardan biridir. Çünkü İsrail Dışişleri Bakanı’nın bir diaspora toplantısında Kürtlerin siyasi bağımsızlığa ulaşamamış olmasını özellikle vurgulaması, Kürt meselesinin yalnızca tarih, kültür veya azınlık hakları bağlamında değil, aynı zamanda bölgesel siyasi statü ve kendi kaderini tayin tartışmaları içerisinde ele alındığını göstermektedir.

Bu durum elbette doğrudan bir İsrail-Kürt ittifakı veya Türkiye’ye karşı hazırlanmış somut bir planın kanıtı değildir. Ancak Türkiye açısından, Kürt meselesinin uluslararasılaştırılması ve bölgesel güçlerin bu mesele üzerinden yeni siyasi ilişkiler geliştirmesi ihtimalini güçlendiren bir gelişmedir.

Konferansta dikkat çeken bir diğer isim Prof. Ofra Bengio oldu. Bengio, Tel Aviv Üniversitesi Moshe Dayan Merkezi Kürt Çalışmaları Programı’nın başında bulunuyor ve uzun yıllardır Irak, Türkiye ve Kürt siyaseti üzerine çalışmalar yürütüyor. Konferans sırasında Abdullah Demirbaş’ın Bengio’ya Amed’den getirilen bir hediye ile Rojava’daki kadınlar tarafından gönderilen “Jin, Jiyan, Azadî” sembollü bir şal verdiği görüntüler yayımlandı.

Bazı haberlerde bu durum Bengio’ya ödül verilmesi ve kendisinin “Kürtlerin annesi” olarak nitelendirilmesi şeklinde aktarıldı. Ancak Abdullah Demirbaş daha sonra yaptığı açıklamada Bengio’ya ödül vermediğini ve konuşmasında “Kürtlerin annesi” ifadesini kullanmadığını açıkladı. Bu nedenle söz konusu ifadeyi kesin bir olgu olarak değil, konferans çevresinde ortaya çıkan tartışmalı bir iddia olarak değerlendirmek gerekir.

Konferansın dördüncü panelinde soykırım, travma ve kolektif hafıza, beşinci panelinde kadınların liderliği, ikinci gününde ise diaspora kimliği ve gençlerin gelecekteki rolü ele alındı. Bu başlıklar, konferansın yalnızca geçmişi araştırmadığını; ortak hafıza, kimlik, diaspora siyaseti ve gelecek kuşaklar üzerinden yeni bir toplumsal bağ kurmayı hedeflediğini göstermektedir.

İkinci gün gerçekleştirilen “Diyalogdan Eyleme: Uzun Vadeli Bir Kürt-Yahudi Ortaklığı İnşa Etmek” başlıklı yuvarlak masa ise konferansın en stratejik bölümlerinden biri oldu. David Hirsh’in yönettiği toplantıda Jonathan Spyer, Ofra Bengio, Nir Boms, Edwin Shuker, Adrian Cohen, Feryal Clark, Ali Ertan Toprak ve diğer isimler yer aldı.

Burada akademik değişim programları, gençlik ağları, ortak kültürel etkinlikler, İsrail ile Kürt bölgeleri arasında karşılıklı ziyaretler, eğitim programları ve sürekli diyalog kanalları gibi geleceğe dönük işbirliği alanları gündeme getirildi. Ofra Bengio’nun Anfal ve Halepçe'ye ilişkin yurt dışında müzeler kurulması ve Kürtlerin Birleşmiş Milletler'deki temsilinin güçlendirilmesi yönündeki önerileri de konferansın tarihsel hafızayı uluslararası siyasi alana taşıma arayışının bir göstergesi olarak öne çıktı.

Bu tablo, konferansın yalnızca bir tarih toplantısı olmadığını açıkça ortaya koymaktadır. Burada geçmişin hatırlanması, ortak kimlik oluşturulması, siyasi söylem geliştirilmesi, diaspora ağlarının güçlendirilmesi ve gelecekteki kurumsal işbirliğinin altyapısının oluşturulması aynı çerçevede ele alınmıştır.

Organizatörlerin hedeflediği “Diaspora Declaration” (Diaspora Deklarasyonu) da bu açıdan önemlidir. Düzenleyicilere göre deklarasyon, Yahudi ve Kürt diasporaları arasındaki dayanışma ve gelecekteki ortak çalışmalar için kalıcı bir çerçeve oluşturmayı amaçlamaktadır. Eğer bu deklarasyon yalnızca sembolik bir dostluk metni olarak kalmaz ve akademik kurumlar, sivil toplum kuruluşları, parlamenter çevreler, gençlik ağları ve kültürel kuruluşlar arasında kalıcı mekanizmalara dönüşürse, Londra toplantısı daha geniş bir uluslararası diaspora ağının başlangıcı haline gelebilir.

Türkiye açısından asıl mesele de burada başlamaktadır. Londra konferansını doğrudan “Türkiye’ye karşı kurulmuş bir ittifak” olarak nitelendirmek mevcut verilerin ötesine geçmek olur. Ancak toplantıyı yalnızca masum bir tarih ve kültür konferansı olarak görmek de konferansın siyasi içeriğini görmezden gelmek anlamına gelir.

Çünkü gündemde Siyonizm ile Kürt ulusal kimliğinin karşılaştırılması, Kürtlerin kendi kaderini tayin hakkı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu bölgesel güvenlik dengeleri, Batı’nın Kürtlere yönelik politikaları ve İsrail-Kürt ilişkilerinin geleceği vardır. Üstelik İsrail Dışişleri Bakanı seviyesinde verilen siyasi destek, bu gündemin devletlerarası jeopolitik boyutunu daha görünür hale getirmiştir.

Geçen yıl Berlin’de Almanya Kürt Toplumu ile WerteInitiative tarafından başlatılan süreç, Londra’da çok daha geniş bir uluslararası katılımla devam etmiştir. Almanya Kürt Toplumu da Londra toplantısına üst düzey temsilcileriyle katılmış; Ali Ertan Toprak Kürt-Yahudi ilişkilerinin uzun vadeli perspektifini savunurken, Mehmet Tanriverdi diaspora kimliği üzerine panelde yer almıştır. Böylece Berlin’de başlayan temasların Londra’da daha geniş bir uluslararası ve kurumsal ağa dönüştürülmeye çalışıldığı görülmektedir.

Türkiye’nin bu gelişmeye vereceği tepki yalnızca diplomatik protestolarla sınırlı olmamalıdır. Ankara’nın öncelikle ortaya çıkan yeni diaspora ağının kurumsal kapasitesini, akademik bağlantılarını, parlamenter ilişkilerini ve gelecekteki deklarasyonunun içeriğini yakından izlemesi gerekir.

Bunun yanında Türkiye’nin kendi tezlerini Avrupa kamuoyuna aktarabilecek güçlü bir akademik, kültürel ve kamu diplomasisi kapasitesi geliştirmesi zorunludur. Çünkü yeni dönemde Kürt meselesi yalnızca Ankara ile ilgili bir güvenlik konusu olmaktan çıkarak Londra, Berlin, Washington ve Tel Aviv gibi merkezlerde kimlik, insan hakları, ulusal hareketler, diaspora siyaseti ve bölgesel güvenlik başlıklarıyla birlikte tartışılmaktadır.

Sonuç olarak Londra’daki toplantı henüz resmî bir Yahudi-Kürt jeopolitik ittifakı değildir. Fakat tarihsel hafızayı siyasi ilişkiye, siyasi ilişkiyi diaspora ağına ve diaspora ağını kurumsal işbirliğine dönüştürme yönünde açık bir arayış bulunmaktadır.

Gideon Sa’ar’ın mesajı, Ali Ertan Toprak’ın Kürt birliği vurgusu, Jonathan Spyer’ın bölgesel politikalar üzerine değerlendirmeleri, Khaled Salih’in Siyonizm ile Kürt ulusal kimliği arasında kurduğu paralellik ve konferansın “diyalogdan eyleme” geçme hedefi birlikte değerlendirildiğinde, Londra buluşmasının geleceğe dönük belirgin bir siyasi boyut taşıdığı görülmektedir.

Türkiye açısından gerçek risk, tek başına bu konferansın kendisi değildir. Asıl risk, bu tür toplantıların zaman içerisinde akademik kurumlar, parlamenter çevreler, diaspora kuruluşları ve siyasi aktörler arasında kalıcı bir ağ oluşturmasıdır. Böyle bir ağ güç kazandığı ölçüde Kürt meselesinin uluslararası alandaki çerçevesini de etkileyebilir.

Dolayısıyla Londra konferansı ne küçümsenecek sıradan bir kültürel toplantıdır ne de eldeki verilerle doğrudan “Türkiye’ye karşı hazırlanmış gizli bir plan” olarak tanımlanabilir. En gerçekçi değerlendirme şudur: Berlin’de başlayan Yahudi-Kürt yakınlaşması Londra’da daha geniş, daha görünür ve daha siyasi bir zemine taşınmıştır. Bundan sonraki aşamada belirleyici olacak olan ise deklarasyonların ötesinde kurulacak kurumlar, sürdürülecek temaslar ve bu ilişkinin bölgesel siyasette hangi somut sonuçları doğuracağıdır.

 

 

Diva Otel

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Haas Taş Sanatları