Kişi, Hesap Gününe İnanmıyorsa Dilediğini Yapsın! (1)
Bir yazımızda şunu ifade etmiştik: "Anlaşılmanın yolu, anlamaktan geçer. Anlamaya çaba göstermeyen de anlaşılmayı beklemesin."
Bu milletin kahir ekseriyetinin değerlerine saygı göstermeyenin, bakışını hakaretlerle onların gözüne sokacak, sonra bir tepki geldi mi feryadı figan edecek. Peki, bu adil mi, kabul edilebilir mi? Yapılan bu nahoş davranış, eğer bir tezgâh, bir oyun değilse şüphesiz bu düpedüz cahilliktir. Eğer kasıtlı ise mensubu olduğu millete ihanettir.
Bir insanın ruhunu ve zihnini yalan dolan itham ve iftira istila etmişse, artık ondan, insan ve insanlık için bir hayır, bir güzel söz beklemek beyhudedir. Kim güzel bir söz söylemeye, bir uyarıda bulunmaya kalkışırsa, artık onu da düşman beller ve ona karşı her tür iftira teçhizatıyla saldırmaya başlar. Tıpkı, kibir abidesi melun şeytanın/iblisin yaptığı gibi, insana (Hz.Adem) olan düşmanlığını Allah'a bile meydan okuyarak yapar.
Bu zihniyetteki birine göre düşünce ve yaşama özgürlüğü hak getire. Ne denli insanî duruş, güzel söz ortaya konursa konsun, bunun hiçbir kıymeti yoktur, onun yanında. Aksine amacına yönelik bir tehdit olarak görür ve kuşandığı yalan dolan, iftira, itham ve gammazlama vs. silahlarını devreye sokar. Gayesi hoşuna gitmeyen bir düşünceyi ortaya koyanı linç etmektir. Bunun için de hiçbir değeri tanımaz; çünkü bütün değerleri hercümerc ederek kullanmaya çalışır. Cenabı Allah'ın; "Hakkı batıl ile örtmeyiniz, bilip durduğunuz hâlde gerçeği gizlemeyiniz." (Bakara:42) emrine rağmen.
Kalp ve niyet okumak onun işi. Önemli kişilerin şahsiyetini kullanarak menfaat devşirmek onun işi. Söylenenleri ve yazılanları çarpıtmak onun işi... İnsanları yalan dolan, iftira ve ithamlarla bir yere konumlandırmak onun işi. Belki akıl eder diye bir iki cümle yazarsın, onu bile anlamaz veyahut da bozuk niyetine şaşı bakışına alet etmeye çalışır. Cemil Meriç dersin, bir cümlesini yazarsın, onu anlamadığı gibi zihniyetine alet eder. Bununla da kalsa iyi, hesabına gelmeyen söz ve yazıyı ne görür ne duyar. Söylenmeyenlerin üzerinden söylenmiş addeder ve "Sen şunun bunun düşmanısın" diye zırvalar. Kimdir bu zat-ı şahaneleri? “Kiramen Katibin”in görevini üstlenmiş de haberimiz mi yok. Ama bilsin ki zaten “Kiramen Katibin”, 7/24 her şeyi yazıyor. Ve herkes yazılanlara kendini hazırlasın. Çünkü orada iltimas yok; hak hukuk var.
Müslümanlar hakkında bu denli su-i zanda bulunmanın ve pervasızca iftira etmenin, indi ilahide karşılıksız kalacağı mı sanılıyor? Müslüman’ın yüklendiği görev bu mudur? Bu yapılanlar, Allah’tan korkmayan, hesaba kitaba inanmayanın ve tek silahı, dünyevî bir gaye için birliği ve dirliği bozmaya yönelik iftira ve ithamlarla insanları bir yerlere konumlandırmaya ve itibarsızlaştırmaya matuf girişimlerdir. Peygamberimizin, zihnimizden çıkarmamız gereken davranışla ilgili sözü çok manidardır: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap” diye buyurmuş. Müslüman olmanın ne demek olduğunu da kişilerin yorumuna bırakmadan tanımını yapmıştır: “Müslüman, diğer Müslümanların elinden ve dilinden güvende olduğu (zarar görmediği) kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4; Müslim, Îmân)
Yanlış saatin bazen doğruları gösterdiği gibi bu şahsiyetin de doğru ifadeleri vardır. Ali Şeriati örneğindeki gibi. Biz de ona katıldığımızı ve katkı sağlamak açısından Sütçü İmam örneğini verdiğimizi okuyanlar bilir. Ne hikmetse bundan hiç söz edilmez. Çünkü işine; çıkarına ve amacına uygun düşmez. Bizim ifade ettiğimiz doğrularla yan yana gelmek istenir mi hiç? Böyle olursa önüne geleni Atatürk düşmanlığı ile nasıl itham edecek?
Ey mümin, kibrine ve nefsine uyarak şeytanın yoluna yoldaş olmak yakışıyor mu? Bu nasıl bir duruş, bu nasıl bir zihniyet ki "abi" dediğin şahsa, rahatça bu ithamlarda bulunabiliyorsun. Biz örnek olsun için 15 Temmuz’daki baş aktörün Amerika'daki durumunu hatırlatmak istemiştik de, yazılanların ve konumlarının sadece ona benzediğini hatırlatmak bağlamında dile getirmiş iken, sanki kendisine söylenmiş gibi algılanması bir önyargının ve Kendini ele vermenin delili olmaz mı? Ama bu hususta haklı; insan telaştan ne okuduğunu biliyor mu ki?
Bilinsin ki hiçbir mümin, takdirin dışında kalan hiçbir şeyden korkmaz. İftiralarla, Atatürk düşmanlığı yaratmanın da sahibinden başka kimseye zarar vermez. Çünkü sormazlar mı adama sen bunları söylüyorsun da delinin ne ola ki nereden çıkardın bunu?
Bir ses de diyor ki sorsunlar, adam bilir, kâhin değil mi? Şaşı gözleri, böyle görüyor. İnsana düşman olan zihniyeti böyle değerlendiriyor. Benzer bir şeyi biz de söylememiş miydik; ne söyleyeceği ağzını büzüşünden belli oluyordu.
Yazımızda dikkat çektiğimiz ve sorduğumuz soruların hiçbirini görmemiş belki de oraya çalışmamış yahut o derste yokmuş(!) Dedik ya sermayesi yalan dolan için her yol mübah. "Atatürk düşmanı olma" silahını önüne gelene karşı kullanmak da marifet, kişiye özel bir yetenek! Bir bakarsın Atatürk'ün, silah arkadaşı olan ve yazdığı İstiklal Marşı'nı mecliste ayakta alkışladığı Mehmet Akif'e de aynı çamuru atabilir. Sadece ona mı? Yazısının yayınlandığı platformda Bakanımız Mustafa Çiftçi, genel manada; milletvekilimiz Mehmet Sılay da hem genelde hem de ilgili yazı hakkında görüşlerini ve eleştirilerini yapmışlardır. Yazılanları görmedi mi? Yoksa ıskaladı mı? Yoksa yoksa… Anlaşılmıştır denmek istenen. Bir de Atatürk, laiklik, ilke ve inkılaplar diye diye deveyi hörgücüyle yuttular, ama bilgin yazarımız bunlara gık demiyor. Niye desin ki, onun derdi, daha doğrusu görevi Müslümanlar ve onlara yer biçmek!
Madem vatanperverlik kimseye bırakılmıyor ve bu çerçevede olaylar analiz edilerek yorumlar sunuluyor. Sonunda da ithamlar ve iftiralar gırla gidiyor, peki ülkemizin hükümeti İngilizlere şikâyet edilerek onlara, “yardım etmediniz” diye sitem edilirken neredeydiniz diye sorulsa. Bununla ilgili niye hiçbir tepki gösterilmedi. İngiliz muhibbinin kim olduğu bir söylenseydi, bir açıklansaydı… ne dersiniz?
Ne demişler? Kişi 7'sinde ne ise 70'inde de odur. 1990'lı yıllardaki savruluşu gibi şimdiki iftira savrulmalarına karşılık, karşısına yeni bir Prof. Dr. Şükrü Sina Gürel çıkar ve yeniden ona bir yol görünür.
İnşallah diyelim. Diyelim, çünkü elimizden başka bir şey gelmiyor. Biz ne söylesek, ne kadar yazsak yazalım anlaşılmıyor. Yahut da muhatabınızın anladığı kadar oluyor.
Özetle ifade edelim ki,
Sadece bu fakirin değil, aklıselim olan, -şeytanın aksine- yüreği insan sevgisi ile dolu olan herkesin, değil vefat etmiş kimseye, hayatta olanlara karşı bile bir husumeti olmaz, olamaz! Hatırlanacağı üzere yazımızda ifade etmiştik; “ölülerinizi hayırla anın” diyen bir inanca sahibiz. Hatalarıyla sevaplarıyla bizden ayrılıp darı bekaya irtihal etmiş olan insanlara borcumuz, sadece ve sadece rahmet dilemektir. Arkalarından kötü söz söylemek değil.
Hiç Aklımızdan çıkarmamamız gereken husus şudur:
Dün doğru gördüğümüzü, bugün yanlış görüyorsak; bugün doğru gördüğümüzü de yarın yanlış görebiliriz. Çünkü bu insanın tekâmülüyle ilgili olan bir konudur. “Ben gerçeği gördüm, her şeyi bitirdim” anlayışı doğru bir anlayış olamaz. Şu halde bize düşen sıratı müstakim den ayrılmamak ve o yolda yürümek için de dualarımızı eksik etmememizdir.
Hepimiz için, olabilme ihtimali olan yanlışlarımızın düzeltilmesi konusundaki kardeşlerimizin uyarılarına, nasihatlarına kulak vermemiz hepimizin faydasına olacağı açıktır.
Selam, sevgi ve saygılarımla. Allah’a emanet olun.

























































Yorum Yazın