Reklamı Geç
arslanoğlu 800x600
Sonay İnşaat
Ceviz Ticaret
Altıneller Vestel
HÜLYA İSKİFOĞLU

HÜLYA İSKİFOĞLU

Mail: [email protected]

Toplumsal İntihar!

 

Toplumsal İntihar!


Önce toplumsal psikoloji dedik, sonra toplumsal travma tabirini kullandık.

Yüzde doksanı müslüman olan bir toplumda artınca son günlerde hayata son verişler, depreşiverdi, zihnime üşüşen sorulara cevap aramaya meyyal düşünceler. Dilimiz söylemek istemese de , kelimeler yol alsa da acı bir gerçeğe doğru, incelemek gerek dedik sosyolojik düzlemde giderek artan şu faili meçhul intiharları...

Toplum olarak "Güzel olan neyimiz kaldı?" dememek ve bir farkındalık oluşturmak için çıktık mişli geçmiş zamanlardan, hayra müteakip düşünceler ile kalem aşk oldu, kelam İman...
Teorik bir tanımlama ile yetinmesem de bu minvalde, düşünsel bir çerçeveden eyleme dönüşen intihar; "merkeze konulan ve önem atfedilen şeylerin kaybının yahut beklentisinin ağır depresyona yol açması ve hayatın anlamsızlaşması sonucu hayata son verilmesi durumudur" diyebiliriz. İnsan nasıl bir duygusal boşluk yaşar da kendi varlığı dahil birdenbire herşey bir anda değersizleşiverir... Tahammül biter, nefes biter, beden de can biter...Ruh'un sonsuzluğu ise, bedenin acizliğini yüzüne yüzüne vurur... Bedenin ihtiyaçlarına ihtiyacı yoktur Ruh'un...

İntihara dair çeşitli görüşlerin olduğu tarihsel süreçte intihara eğilimi artıran bazı düşünürlerin eserlerinin sorumlu tutulduğu görülse de, Alman filozof Kant'ın intihara karşı olma tutumu, doğal olarak insanın kendini koruma isteğinin olduğu yönündedir. Arthur Schopenhauer, "Ölümün ötesinde ne var?" sorusunu baz alarak, bedenlerin yaşamına son verilmesinin Ruh'un sonsuz sürekliliğine engel olmayacağının vurgusunu yapar.


İmanı esas aldığımızda, bu minvalde Peygamber Efendimiz'in hadis-İ şerifleri de hayatımıza yön verir ve ışık tutar. Buhari'nin rivayet ettiği bazı hadislerinde Efendimiz, intihara yönelik, "sıkıntılara karşı ölümü istemeyin, Allah'a yönelip dua edin" buyurmuştur.


İnanış ve düşünce biçimleri, intihara karşı tepkiler yönünde belirleyici nitelik taşır. Bu açıdan baktığımızda genel olarak imansız veya İmanı zayıf olanların intihar ettiği tahkiken doğru bir önermedir. Psikologların ve psikiyatrların ortak vardığı bir sonuca göre, mensup olunan bir dinin gereğine bağlılığın ve inancın, intiharı engellediği yönündedir. Bu önerme, yapılan istatistiksel verilerin gösterdiği korkunç rakama göre, ister istemez "bu kadar intihar edenlerin imanına ne oldu?" sorusunu akıllara getirebilir...


TÜİK, 2018 yılı verilerine göre intihar edenlerin sayısı 3.161... Günde ortalama 9 kişi intihar ediyor...

Resmi kayıtlara göre, %37 olan büyük kısmının sebebi bilinmiyor...bunun %27'sinin 'diğer', %21'nin hastalık, %8'nin ise geçim zorluğu olduğu tespit edilmiş. Gerek biyolojik (hastalık, vs.), gerek psikolojik (aile içi geçimsizlik, şiddet, içe kapanıklık, duygu baskılama, duyguyu ifade edememe,vs.), gerekse ekonomik (işsizlik, zaruri ihtiyaçların karşılanamaması, parasızlık, vs,) sebepler gerekçe olsa da, dağın görünmeyen yüzüne baktığımızda, tüm bu olumsuzlukların birer 'etken' olduğunu farkederiz.


O halde zaman zaman sıkıntılara, çaresizliklere ve olumsuzluklara maruz kalan insan, imkanların ve şartların daha zorlayıcı ve sınırlı olduğu dönem ve tarihlerde, sınırlarına hakim, içleri boşalmamış Ruh'lara mı sahipti?...

Tüketmeye güdüleyen ve en nihayetinde insanı da tüketen sistem olan, siyasete ve yönetim biçimimize kadar sirayet eden kapitalizm, postmodernizmi de gerilerde bırakıp, "sürekliliğin" bir sorun ve her şeyin artık bir zaman kaybı olarak görüldüğü "hız çağında", ruhu besleyen "inanç ve değerleri", değersizleştirerek, çaresizliğe karşı sabır ve tevekkülü de silip süpürmektedir.


Çevresel faktörlerin etken olduğu inanç ve değerlerin, içlerinin boşalarak/boşaltılarak değersizleşmesi, araçların 'amaç' haline gelmesi, hissizleşme, amaç ve anlamların anlamını yitirmesi, Ruh'un gıdası olan mananın yok olması, "Toplumsal İntihar" kavramını sosyolojik açıdan olgunlaştırır.
Yenik düşülen zamana karşın ruhsal yalnızlaşmaların, kimsenin kimseye tahammülünün kalmadığı, kendine bile tahammülsüzlüğün ve nihayetinde intiharın tavan yaptığı "hız çağında", yaratılış ÖZ'ümüzdeki kodlarımızı merkeze alarak sisteme entegrasyonu sağlamak, bir denge unsuru olan "madde ve mananın" bütünlüğünü korumak adına akılcı bir çözüm olabilir.


İntiharı kavramsal olarak değerlendirmeye aldığımızda, merkeze konulan ve önem atfedilen şeylerin kaynağının aslında bir 'umuda' bağlı olduğu dikkat çeker. 'Umut', ümit etmektir. İnanmaktır...İnanmak ise, 'İman’ı gerektirir... Yani inanç (iman) olmadan 'umut' olmaz. 'İnanma ihtiyacı', yaratılışın Öz'ünde var olan bir ihtiyaçtır... Kişinin, dini ve inancı ne olursa olsun, sığınacağı, tevekkül edeceği bir dayanağı yoksa yani 'ruh', imandan yoksun ve içi boşalmış ise, umutsuzluk içinde kalmış insanın hayatını sonlandırma olasılığı, olası bir vakadır.


Nitekim, ekonomik gücün sağlayamadığı ruhsal doyum; mana yoksunluğunun getirdiği umutsuzluk, mutsuzluk ve intihar vakaları da ruhların gıdasız kalışına işaret eder.
O halde değer yargıları ile düşünmek yerine, bizi 'BİZ' yapan, birbirimize kenetleyen kodlarımızı merkeze alarak ve yeni motiflerle güncelleyerek, yeni algılar sunmak, Ruh'ların yeniden 'mana' ile beslenmesini sağlamak, toplumsal intiharı önlemek adına bir çıkış noktası olabilir.


Alman sosyolog Durkheim, dinin, toplumda kenetleyici, bağlayıcı, yapıştırıcı özelliği olduğundan söz eder...Peki ne oldu da bugün dağılmalar, çözülmeler ve nihayetinde intiharlar yaşanıyor? Sistemin getirdiği kanaatsizlik, yardımlaşmaların azalması, sözün senet sayıldığı günlerden sekülerleşen modern zamanlara değin, dinin de kendi içinde sekülerleştiğini göstermez mi? İçleri boşalmış ruhlara, artık yeni bir ruh mu üflemek gerek?


Tüm etken ve sebepleri düşündüğümüzde iman ettiğimiz dinin sağladığı hukuk, (düzen ve kurallar) düzleminde formalize olan ve ruhumuzu besleyen inanç ve değerler, hızına ulaşmakta güçlük çektiğimiz sistemin getirdiği dönüşüme göre güncellenmediği takdirde, yeni algılarda entegrasyon sorunu olarak sirayet etmeye devam eder.
Kıyamete kadar tek harfinin bile değişmeden korunacağı, ama yine de her toplum ve topluluğa hitap edeceği sırrına mukabil Kur'an’ı, kaçınılması imkânsız olası bu dönüşümde, Ruhları boşalan 'hız çağı' mağdurlarına ve algılarına yeni rasyonel yorumlamaları gerektirmez mi?


Sevginin menbaı Vedüd Ol-an-ın, kâinatı ve ruhları 'Bir' 'Ol' emri ve edası ile yarattığı, ruhun en büyük besin kaynağı olan ve büyük önem arz eden 'sevgi'nin derin eksikliği ruhun gıdasız kalışı değil midir?


Bütünde BİRliği ve düzeni sağlayan "madde" ve "mana"nın, tevhid ikliminde bir denge unsuru olduğunu idrak etmek gerekir. Birinin diğerinden eksikliği ya da fazlalığının, 'hayati yokluk' (bedensel, maddeci yok oluş) ile 'yaşamsal yokluk' ( HİÇlik, madde'yi araçsallaştırmadan manasal yükseliş) arasındaki o inceliğin (nüansın) Kadr'ini ve ayırımını ortaya koyar. Bu ayırımın farkındalığı ise, ancak ve ancak ruhlarda 'mananın' yeniden can bulması ile olur.
Saygı ve selam ile günümüz hayrolsun...

Komagene

Yorum Yazın