OKUL EVDE BAŞLAR
Her acı olay, arkasında bir ders bırakır.
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta yaşanan okul saldırıları da bize şunu düşündürmeli:
Biz nerede neyi eksik ya da yanlış yapıyoruz?
Evde mi okulda mı çevrede mi?
Bugün çocuk yetiştirme anlayışımızda farkında olmadan bir kayma yaşanıyor.
Çocuk üzülmesin diye sınır koymuyor, zorlanmasın diye sorumluluk vermiyor, kırılmasın diye “hayır” demekten kaçınıyoruz.
Niyetimiz sevgi olmakla birlikte eksik kalan şey denge.
Çünkü eğitim yalnızca okulda verilen hap bilgi değildir.
Esasında eğitim; aile, okul ve çevrenin birlikte inşa ettiği bir insan yetiştirme sürecidir.
Aile, çocuğun ilk okuludur.
Çocuk hayata dair ilk duyguları, ilk değerleri, ilk sınırları evde kazanır.
Saygıyı görürse saygıyı, sevgiyi görürse sevgiyi yaşatır.
Eğer evde her istediği yapılan, sınır tanımayan bir ortam varsa; çocuk hayatın gerçekleriyle karşılaştığında zorlanır.
Öfkesini yönetemez, beklemeyi bilmez, başkasının hakkını fark etmekte güçlük çeker.
Okul ise bu temelin üzerine inşa edilen ikinci büyük alandır.
Sadece ders anlatılan bir yer değil; birlikte yaşamanın, kurallara uymanın, farklılıkları kabul etmenin öğrenildiği bir hayattır.
Öğretmenin rehberliği, çocuğun karakter gelişiminde belirleyici bir rol oynar elbette.
Ancak ailede verilmeyen değerleri okulun tek başına tamamlaması mümkün olmaz. Buna birde velilerin okula ve öğretmenlere baskıcı yaklaşımı eklendiğinde sonuç daha da karmaşıklaşmaktadır.
Bir de çevre faktörü var.
Arkadaş grubu, sosyal medya, sokak kültürü gibi unsurlar.
Çocuk bazen evde öğrendiğini dışarıda sorgular, bazen de dışarıdan aldığı etkiyle tamamen farklı bir yöne savrulabilir.
Bu savrulmanın olmaması için ailede verilen değerlerin koruyucu gücü ortaya çıkmaktadır.
Eğer çevre sağlıklı değilse, çocuk doğru ile yanlışı ayırt etmekte zorlanır.
İşte tam da bu üç alan—aile, okul ve çevre—birlikte uyum içinde çalışmadığında; çocuk zihinsel olarak gelişse de duygusal ve ahlaki olarak eksik kalabilir.
Bugün yaşanan şiddet olaylarını sadece bireysel bir öfke olarak görmek yeterli değildir.
Bu olaylar aynı zamanda;
sınır görmemiş, duygularını yönetmeyi öğrenmemiş, empati kurma becerisi gelişmemiş bireylerin bir sonucu olarak da karşımıza çıkmaktadır.
Elbette hiçbir sebep şiddeti haklı çıkarmaz.
Ama sebepleri görmeden çözüm üretmek de mümkün değildir.
Bu noktada bize düşen görev açıktır:
Ailede; sevgiyle birlikte sınır koymak,
Okulda; bilgiyle birlikte değer kazandırmak,
Çevrede; doğru örneklikler sunmak…
Çocuğa sadece başarılı olmayı değil,
insan olmayı öğretmek…
Beklemeyi, paylaşmayı, kaybetmeyi, özür dilemeyi öğretmek…
Milli ve manevi değerler dediğimiz şey de tam burada anlam kazanır.
Kul hakkını bilmek, merhametli olmak, sabretmek, sorumluluk almak…
Bunlar bir ders konusu değil, bir yaşam biçimidir.
Unutmamak gerekir ki;
çocuklar söyleneni değil, yaşananı öğrenir.
Bugün kendimize şu soruyu sormak zorundayız:
Biz çocuklarımıza güçlü bir karakter mi kazandırıyoruz,
yoksa sadece kırılgan bir konfor alanı mı sunuyoruz?
Çünkü bu toplumun ihtiyacı;
kral ya da kraliçe gibi yetişmiş bireyler değil,
vicdanı olan, sınır bilen, empati kurabilen insanlardır.
Ve eğitim dediğimiz şey;
ancak aile, okul ve çevre el ele verdiğinde gerçek anlamına ulaşır.
Milletimize başsağlığı diliyor, bu gibi olayların bir daha yaşanmamasını temenni ediyorum.
























































Yorum Yazın