LAİKLİK VE SEKÜLARİZM NEDİR?
Dünya’da çeşitli zamanlarda değişik anlamlar taşıyan “laiklik” teriminin anlamı, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra yerine oturmuş olmasına rağmen seksen yıldır bizdeki kavram kargaşası hala devam etmektedir. Anlamına, vakıf olmanın yolu tarihsel sürecine inmektir.
Bu iki kavramın Hıristiyanlığın tarihsel gelişimiyle yakından ilgisi vardır. Hz İsa’dan itibaren Hıristiyanlık; “Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya…” sözüyle din devlet ilişkilerini oluşturmuştur. Ancak o günkü anlamda Katolik Mezhebi’nin çıkışıyla devletin dinden ayrılamayacağı fikrinin yaygınlaşması dünyayı katı bir teokratik devlet yapısı ile tanıştırdı. Dini kendine alet eden hakim sınıf, rahipler dışındaki halkı basit insanlar olarak algılamış ve kendi fiillerinin denetlenmesine açık kapı bırakmamışlardır. Kendi inancı dışındaki bütün inançlara asla tahammülü olmayan bu sistem Orta Çağ boyunca insanlığın başına bir kabus gibi çökmüştü. Allah’a ulaştırıyoruz, diye kendi otoritelerini ve baskılarını ve hatta sömürü düzenlerini kuranlara her devirde rastlanmıştır ve ne yazık ki içinde bulunduğumuz çağda hala devam etmektedir. Bu ortamlar istihbarat sistemlerinin en çok sevdikleri ortamlardır.
Ancak Orta Çağdaki bu istismar, İslam inancı taşıyan toplumların özgür ortamlarının da katkısıyla İslam ülkelerinin sığınılacak ülkeler olması, İslam toplumlarının gelişmesi ve büyümesi sonucunu da beraberinde getirmiştir. İslam inancında diğer inançlar kendi hukuki altyapılarında yargılanır ve yönetilir. İslam toplumuyla savaşmayanlarla savaşmak yasaktır. Savaşta kadınlar, çocuklar, yaşlılar yani sivil halk savaşın asla hedefi olamaz. Dinde zorlama yoktur. Sivil ve doğal altyapıya zarar verilmez. Dini temelli konular dışında ve zamanın getirdiği yenilikler için konunun uzmanlarının hukuka uygun kanun düzenlenmesi normal karşılanır. Hurma tarımı ile ilgili tanınan serbest hareket hakkı buna örnektir. İslamiyet ve bu özelliği taşıyan inançlara gereksiz yere cephe alınmıştır.
Doğunun özgür ortamlarıyla tanışan batı düşünürleri 1490’lı yıllardan itibaren kendi özlerini hatırlayarak din devlet ilişkilerini yeniden tanımlamışlardır. İngiltere’de Jean Calvin Yeniden İncil’e Dönüş hareketini başlatarak kilise ile devletin ayrılması gerektiğini ileri sürmüştür. Almanya’da da Martin Luther Yeniden İncil’e Dönüşü ve herkesin kendi rahibi olması gerektiğini savunmuştur.
Bu iki hareket bugünkü sekülarizm fikrinin öncüleri olmuşlardır. Amerika Birleşik Devletleri’ni kuranlar da her inanca eşit mesafede olma anlamına gelen sekülarizmin savunucular olmuştur.
Hâlbuki aynı yıllarda Fransa’da Auguste Comte ve benzerleri aynı hareketi çok farklı bir kulvara çekmişlerdi. Onlara göre, insanlar aydınlandıkça tanrının alanı daralacaktı. Bu, Laikliğin o günkü tanımı idi. Bu inanç tıpkı Katolik din devletinde olduğu gibi kendi dışındaki inançlara asla tahammül göstermemiştir. Bu da Fransa’nın gelişimini İkinci Dünya Savaşı sonuna kadar, yani Amerika’nın Fransa’yı Alman işgalinden kurtardığı, sekülarizm ile laikliğin anlam birliğine kavuştuğu, devletle inançların barıştığı yıllara kadar geciktirmiştir. Başlangıcında Fouche (Fuşe) gibi diktatör teşkilatçılar yıllarca Fransa halkına adeta kan kusturmuşlar, cadı kazanının ne anlama geldiğini halka öğretmişlerdi.
Gerek halkla istişareye açık alimlerin dünya işlerindeki görüşlerini kanunlaştıran ve adaletle özdeşleşen İslam, gerekse Hıristiyanlığın diğer mezhepleri orta çağ deneyimi nedeniyle teokratik devlet suçlamasıyla haksız yere muhatap olmuşlardır.
Bugün batıda devletler kendilerini her inanca aynı mesafede olma ilkesiyle hareket etme mecburiyetinde hissederler. Kendileriyle birlik oluşturmak isteyen ülkelerde inanç ve teşebbüs özgürlüğü ve tam demokrasiyi ararlar.Egemenliğin kayıtsız şartsız kimde olduğuna bakarlar. Batılı Nato üyesi olan Türkiye’ye 2026’dan 40 yıl önce batının bakışı: “Tek demir perde ülkesi üyemiz.” nazarındaydı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu esnasında Fransa ile hiçbir siyasi bağlantısının olmadığı, halbuki sekülarizmin merkezi olan ABD, İngiltere ve Almanya ile siyasi bağlar dikkate alındığında önemli ip uçları verebilir. Cumhuriyetin kuruluşundaki laiklik anlayışı ilkel laiklikle bir tutulabilir mi? 1924 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kurulması, İlk Kuran tefsirinin Atatürk tarafından yaptırılması her kesim tarafından kabul görmüş alimlere meal ve tefsir yaptırması bunun gayesi için bir ölçü olabilir. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kastının ilk dönem katı laiklik olmadığını ortaya koyar. Burada din istismarcılarının elinden masum halkı kurtarmanın hedeflendiği ve yabancı istihbarat örgütlerinin faaliyet alanlarının daraltılması kastı daha ağır basar. Ne de olsa Osmanlı’nın son dönemlerinde içler karartacak önemli yabancı istihbarat çalışmalarının örnekleri mevcuttu.
Beğenmediğimiz birçok özelliği olabilir. Ancak Amerika Birleşik Devletleri’nde bu gün 3000 inanç birbirine saygılı bir şekilde barış içinde, adalet önünde eşit haklardan yararlanarak yaşamaktadır. Amishler ve Mormonlar bunun en önemli örnekleridir. Teknolojiden uzak yetiştirdikleri tarım ürünlerini yol kenarına koyar ve fiyatını üstüne yazarlar, kimse başında durmaz. Bunların cinsel hayatla ilgili görüşleri dahil kendi bölgelerdeki trafik kanunlarını bile kendilerinin yapma hakkı vardır. İslam’da Caferi Sadık’ın Kaynağı Kuran olan Mecusilerin cinsel hayata bakış açısına verdiği tanıma fetvası bununla örtüşür.
Bu, bana 600 yıl bulunduğumuz coğrafyayı huzur ve adalet içinde yöneten bir devleti hatırlattı. O zaman baskılardan kaçan tüccarlar uygulanan pazar ekonomisi nedeniyle zenginliği; mucitler ve alimler; fikri gelişmeyi ve teknolojiyi bu devletin nüfuz alanına taşıyordu. Osmanlı’nın son dönemlerinde Avrupa’ya olan göç, şimdi de aynı özelliği taşıyan Amerika’ya yönelmiş durumda. Daha önceki Türk Devletleri’nde durum bundan farklı değildi. Biz kaybettiğimizi maalesef bizi örnek alanlardan almak zorunda kaldık. Bari bunu başarabilelim. Kurtuluş Harbiyle üçüncü dünyaya örnek olmuş Türkiye’den yeni bir idol olma özelliği beklenmektedir. Dünyadaki gelişmeler karşısında zaten mevcudu korumak için artık demir değil, çelik perdeler dahi yetmeyeceğe benziyor.
İnançlarla ve halkla devletin barıştırılması ve tek yürek atan bir millet olmak için herkes taşın altına elini koymalıdır. Bunun yolu adil olmak, herkese, her inanca eşit mesafede olmak, kişi hak ve özgürlüklerini el üstünde tutmak, hukukun üstünlüğüne zarar verecek davranışlardan uzaklaşmak, halkın demokrasiye katkısıyla fikri gelişmeyi, hür teşebbüsü sağlamaktan geçer. Aidiyet duygusunu geliştirmek ve huzur ve ekonomik refah içinde yaşamak için bugün başka bir yol bulunmamaktadır.
Başarıya giden yola çıkmak, ayrışmalardan ve aşiret düşmanlığı tarzındaki gizli ajandalardan arınmakla mümkündür. Komünizm’in, August Compte (Ogüst Comt) Laikliği’nin ve Orta Çağ Katolik Devleti’nin bakış açısı aynıdır. Kendilerinin dışındaki hiçbir fikre tahammülleri olmadığı gibi farklı düşünenleri dünyadan yok etmek için savaşmayı, ulaşılacak barış olarak görürler. Her üçü de tarih sahnesinden silinmişlerdir. Bize düşen bu, devrini tamamlamış düşünce sistemlerinden, düşünce tarzımızdaki kalan son kırıntıları da temizlemektir.
Sağlık ve Esenlikler Mehmet Haşmet KOLAĞASI

























































Yorum Yazın