VİTRİN IŞIKLI, EV GERÇEK
İnsan artık hep bir vitrinin önünden geçiyor. Elinde bir telefon, durmadan kayan hayatlar. Bir köşe hep derli toplu, bir kahve hep köpüklü, bir çiçek hep taze.
Kadraj tertemiz, ışık tam ayarlı. Sofra kurulmuş, fotoğrafı çekilmiş ama yemeğe dokunulmamış. Elbise giyilmiş, ekranda gösterilmiş, sonra "olmadı" diye paketlenmiş. Hatta düğünde giyilip "defolu" diye iade edilmiş. Gösterilen var, yaşanan yok.
Bir de hiç üzülmeyen, hiç yorulmayan bir akış var. Hep mutlu, hep geziyor, hep rahat. Cümlesi de hep argo ile süslü, sanki samimiyet kabalıkla karıştırılıyor.
İnsan ister istemez dönüp kendi hayatına bakıyor.
Oysa görünen, gerçeğin tamamı değil. Vitrin ışıklı, ev gerçek.
Sabah erkenden kalkıp akşama kadar çalışan, evine yorgun gelen biri var. Elinde telefon, ekrana bakıyor. O ışıklı vitrinlere özeniyor ister istemez. O özenme eve taşınınca, ev de huzursuz oluyor.
Evde emeğiyle günü döndüren ev hanımı var. Gençler var, "neden bizde yok" diye içinden geçiren. Halbuki gördüğü şey bir günün tamamı değil, seçilmiş bir karesi, en temiz köşesi, en gülen anı.
Oysa insanı doyuran, fotoğrafı çekilen yemek değil, sıcakken bölüşülen lokma.
İnsanı ısıtan, giyip iade edilen değil, üstünde eskidiği kıyafet.
İnsanı güzelleştiren de bol argolu cümleler değil, temiz bir dil, içten bir selam.
Vitrine bakarak ev geçinmiyor, ekranla ev ısınmıyor.
Belki de en iyisi, vitrine biraz daha az, kendi evine biraz daha çok bakmak. Yorgun da olsa, dağınık da olsa, eksik de olsa...
Çünkü yalın olanın tadı başka, gerçek olanın ışığı hep yanar.
























































Yorum Yazın