Yeni Hatay...
Uzun zamandır Hatay’a gelmemiştim, bu yüzden Hatay hakkında yazma haddimi kendimde bulmuyordum. Buradaki yaşamı, daha doğrusu yaşam mücadelesini, görmeden anlatmaya çalışmak imkânsızdı ve bu kadar kısa sürede bu yetkinliği kazanmış olmam hâlâ imkânsız. Bu yüzden yazdığım yazı sadece bir gözlem, rica ve tavsiye niteliğindedir. Bu yazıyı, Hatay’da doğmuş, büyümüş ve şehrine bağlı olan bir genç olarak yazıyorum.
Depremin ne olduğunu sorguladığımızda genelde kafamızda yapısal taslaklar oluşur. Ancak Hatay’daki sorunlar birkaç bina yıkıntısından çok daha ileride. Şehrin meydanlarında, kamusal alan olmaya çalışan parklarında veya otobüs duraklarında bile fark edebileceğiniz sorunlar, ufak gibi görünse de akşam Hataylının evine, sofrasına ve uykularına taşınıyor.
Gözle görülebilir toz yığınları insanların bedenlerini sararken, Hatay halkıyla özdeşleşmiş; hoşgörü, yardımseverlik, güven gibi birçok değerin de üstünü kaplamaya çalışıyor ve buradaki insanların asıl mücadelesi burada başlıyor.
Şu an bunları yazarken amacım Hatay halkını karalamak veya yaşayanları zan altında bırakmak değil ancak benim hatırladığım Hatay hiçbir zaman böyle olmamıştı.
Dün fotoğraf çekmek ve durumlardan haberdar olmak için dolaştığım Antakya’da sorunlar otobüse binerken başladı, herkes havadaki toz kütlesi gibi sinirli, ağır ve hırçındı. Kimse kimseye selam bile vermiyordu veya herhangi biri yol soran birini kolayca aşağılayabiliyordu.
Buradaki sorun evlerin, hastanelerin veya kurum binalarının eksikliğinin ilerisinde. Psikolojik ve sosyal bir yapıyı insanlar kendi içlerinde ve kendi aralarında onarmaya çalışıyor. Buluşma, kahve içme veya iki lafın belini kırma mekanları bile bu yeni yapılanma süreciyle kendine yer bulmaya çalışıyor.
Bir tarafta tamamen kabullenmiş ve sosyal hayatı en alt seviyede tutarak depremin etkisini tolere etmeye çalışanlar, bir tarafta ise farkında olmadan yeni kamusal düzeni oluşturan insanlar var ancak en önemlisi azınlık olmalarına rağmen şehri ayağa kaldırmak için çabalayan ve Hatay kimliğinden vazgeçmeyenler.
Hatay’ın ne olduğunu ve dayatılan Hatay kimliğinin gerçeğin yanından bile geçmediğini bilen bu azınlığa çok büyük bir sorumluluk düşüyor. Bir şehri yeniden inşa etmenin sadece binaları, yolları yaparak veya bunları yaparken siyasi şemayı şekillendirmeye çalışarak olmayacağını onlar da biliyor –ki bunların da yapılıp yapılmadığı tartışılır.
Bu konuyu David Harvey "Şehir hakkı, şehir kaynaklarına erişim hakkından çok daha fazlasıdır; şehri değiştirerek kendimizi değiştirme hakkıdır. Şehrin nasıl yeniden inşa edileceği, toplumsal bağlarımızın nasıl yeniden kurulacağıyla doğrudan ilgilidir" şeklinde açıklar (Harvey, 2013, s. 1).
Hatay’ın yeniden doğmasının önündeki en büyük sınav inşaat firmalarının değil bu kültür ve şehir içinde büyümüş bizlerindir. Ancak gözlemlediğim kadarıyla bu yapı büyük bir manipülasyon aracına dönüşerek halkın zaten temel ihtiyacı olan şeyler birer lütufçasına sunmaktadır.
Şehrin yeniden oluşumu için çaba sarf eden azınlıktan ve bu azınlığa katılmaya çalışanlardan en büyük ricam, Hatay’ın kimliğindeki zedelenmenin onarımı üzerine çalışmaktır, buçalışma dışarıdan bakıldığında zor gibi görülse de aslında bazı örnekleri basit bir konserde bir araya gelen insanlarla bile ortaya çıkabilmektedir.
Bizlere düşen şehir veya yurt dışında Hatay’ı tanıtmak için yaptığımız bazı faaliyetleri Hatay içinde de bu kimliğe sahip çıkarak yinelemek ve bu toprakların, bu köklerin ne olduğunu unutmamaktır. Hatay hiçbir zaman yıkıntılar şehri değildir.
Hüseyin Mert Turan
Antakya – 08.07.2026

























































Yorum Yazın