Reklamı Geç
Özyurt Silah
Jet Turizm Oktay Küçükdüveyki
Merkez Market
Güneş Güzellik
Hatay
BIST13.744
DOLAR46.2686
EURO53.5186
ALTIN6214.0
BTC/USD63305.455
Şakir Albayrak

Şakir Albayrak

Mail: [email protected]

BİLİMSEL ÇALIŞMALARDA DİL BİLMEK, KIRMAK MI, EZMEK Mİ?

 

BİLİMSEL ÇALIŞMALARDA DİL BİLMEK, KIRMAK MI, EZMEK Mİ?

 

“Dırahta ger ziyan etse karınca

Günâhı var mıdır ânı kırınca?

Yarın Hakk’ın divanına varınca

Süleyman’dan hakkın alır karınca”

Dıraht: Ağaç

Bu dörtlüğün ilk iki dizesi, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın, Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi’ye sorduğu fetva olup son iki dizesi de Ebu Suud Efendi’nin fetvasıdır. Karşılıklı mısralar hep hoşuma gitmiştir çünkü söyleyiş ustalığı 1. sebep, Kanunî’nin Şeyhülislam ile yarenliğini açığa çıkması 2. Sebep.

Bu hoşnutluk, hoş da Kanunî’nin “karıncanın öldürülmesi veya itlaf edilmesi” tabirlerinin yerine “kırılması” tabirini kullanmasının sebebi ne ola ki? Sorusunun cevabının tarafımdan bulunması gerektiği fikrîne sahip olmayayım mı? Bu sebepten bu makaleyi hazırlamak bir zaruret halini almıştı. Bundan mütevellit başladım işe. Kanunî’nin aşağıdaki gazeli de hoştur.

Kanunî Gazeli

 

1-Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi

Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi

 

2-Ko bu ayş u işreti çün kim fenâdur âkibet

Yâr-ı baki ister isen olmaya tâat gibi

 

3-Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded

Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi

 

4-Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur

Olmaya baht u saâdet dünyede vahdet gibi

 

5-Ger huzûr itmek dilesen ey Muhibbî fâriğ ol

Var mıdur vahdet makâmı gûşe-i uzlet gibi

 

1.beyitte, Mahlukatın içinde en muteber, prestijli varlığın “devlet “olduğuna vurgu yapılırken bir nefes süresince sağlıklı yaşamanın devletten mühim olduğu vurgulanıyor. Bir devletliden ancak böyle sözler sadır olabilir.

4. beyitteyse sultanlığın bir dünya kavgası olduğunu, asıl olanın ise “birlik olma” gerektiğini açıkça vurguluyor.

 Diğer beyitlerle ilgili değerlendirmeyi pek muhterem okuyucuların ıttılaına tevdi ediyorum.

 

Karıncanın “kırılma “konusuna geçmeden önce hem Hz. Süleyman ile ilgili hem de Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili bilgi verelim.

 

 

Kanunî Sultan Süleyman (Osmanlıca Türkçesinde: سلطان سليمان اول (Sultân Süleymân-ı Evvel) divan edebiyatındaki takma adıyla Muhibbî. 6 Kasım 1494’te Trabzon’da doğdu, 7 Eylül 1566’da Zigetvar’da bu cihandan göçtü. Tezviratçıların yaygarasına itimat edilirse Haremde hanımların sofrasında vakit geçirmiştir. Çok yazık. Zigetvar, Kanunî sultan Süleyman Han’ın 13. ve son seferiydi. Vefatından kimse haberdar edilmedi, iç organları orada defnedildi, iskeleti ise yurda getirildi. Osmanlı İmparatorluğu'nun onuncu padişahı ve Ümmed-i Muhammed’in 89. halifesi idi. Batı'da Muhteşem Süleyman, Doğu'da ise adaletli yönetimine atfen Kanûnî Sultan Süleyman (Osmanlıca Türkçesi قانونى سلطان سليمان) şeklinde bilinmekteydi. 1520'den 1566'daki ölümüne kadar, 46 yıl Osmanlı İmparatorluğu ile cihana hükmetti. Hükümdarlığı süresinin 10 yıl, 1 ayının seferî geçirildiği bilinmektedir. Osmanlı Saltanatını en uzun süre uhdesinde tuttuğu da bilinmektedir.

Kanunî Sultan Süleyman, 30 Eylül 1520'de babası I. Selim'in (Yavuz sultan Selim) yerine Sultan oldu. Sultanlığına, Orta Avrupa ve Akdeniz'deki Hristiyan güçlerin saldırılarına karşı savunma düzenleyerek başladı. Belgrad'ı 1521'de, Rodos’u 1522-1523’te fethetti. 1526'nın Ağustos’unda, Mohaç Meydan Muharebesi’nde (Bu sefer 300000 askerle gerçekleşti. Bu sayıda askerin teçhizatı, iaşesi, sevki seyr ü seferinin maliyeti hesaplanırsa işin azâmeti kendiliğinden meydana çıkar. Günümüzde bile bu sayıda askerin o mesafede bir yere nakli pek zor bir iş olsa gerek. Bunu düşününce bile devletin kudreti anlaşılmaz mı?) Macaristan'ın askerî gücünü kırıp geçirerek topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı toprağı yaptı. Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı İmparatorluğu'nun ekonomik, askerî ve siyasî gücünü zirveye çıkararak 16. yüzyıl Avrupası'nın önde gelen hükümdarlarının boy ölçüşemeyeceği bir Sultan haline geldi. Kanunî Sultan Süleyman Han, 1529'daki Viyana Kuşatmasında, fetihleri kontrol altına almadan önce, Hristiyanların kaleleri Belgrad ve Rodos'un yanı sıra Macaristan'ın büyük bölümünün fethinde Osmanlı ordularına bizatihi komuta etti. Burada hatırlanması gerekir ki babası Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri, Doğu bölgelerini hâkimiyetine dahil ederken Kanunî Sultan Süleyman, Batıya yönelmiştir. Safevilerle olan çatışmasında, Orta Doğu'nun büyük bir kısmını ve Cezayir'e kadar Afrika'nın Kuzeyindeki geniş alanları Osmanlı mülkü durumuna getirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında, Osmanlı donanması, Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi'ne   hâkim oldu. Zigetvar kuşatmasının bitiminden bir gün önce, 7 Eylül 1566'da 71 yaşındayken vefat eti.

Genişleyen bir imparatorluğun başında bulunan Kanunî Sultan Süleyman Han, toplum, eğitim, vergi ve ceza hukuku ile ilgili önemli hukukî değişiklikleri bizzat başlattı. Kanunî’nin değişiklikleri, Ülkenin Şeyhülislamı Ebu Suud Efendi ile birlikte yürütülerek Osmanlı hukukunun iki şekli, sultanî ve İslamî hukuk arasındaki münasebeti uyumlu hale getirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han, aynı zamanda, seçkin bir şair (Muhibbî müstear adını kullanıyordu.) ve kuyumcuydu; Osmanlı Saltanatının sanatsal, edebî ve mimarî gelişiminde "Altın Çağ’ını yöneten büyük bir kültür hamisi idi.

 

Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı geleneğini bozarak hareminden bir kadının, Müslümanlığı seçmesi sonucu evlendi. Saçlarının kızıl renkli olmasından, Batı Avrupa'da Roxelana adıyla ünlü Rutenya (Ukrayna’da bir yer) kökenli bir Ortodoks Hristiyan Hürrem Sultan id evlendiği kadın. Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 46 yıllık iktidarının ardından, 1566'da vefatını müteakip, yerine oğlu II. Selim geçti.

Burada belirtilmesi gereken bir konu var. Kanunî Sultan Süleyman’ın, Osmanlı hakanlarından en çok sefere çıkan sultan olduğu öne sürülmesine rağmen, Fatih Sultan Mehmet Han hazretleri, 25 sefer sayısı ile 1.dir.

 

 

 

HAZRET-İ SÜLEYMAN’IN ZİKREDİLDİĞİ ORİJİNAL VE MEALLERİYLE KUR’AN -I KERİM ÂYETLERİ

Hazret-i Süleyman Aleyhisselam’ın, ismi Kur’an-ı Kerim’in 58 âyetinde yer almaktadır.

Bakara / 102. Ayet

وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ

Onlar, Süleyman’ın saltanatı aleyhinde şeytanların uydurduğu yalanlara uydular. Oysa Süleyman hiçbir zaman kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü onlar, insanlara büyü yapmayı ve Bâbil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen bilgileri öğretiyorlardı. Halbuki o iki melek: “Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın öğrettiğimiz bilgileri büyü yapmada kullanıp da kâfir olma!” demeden hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. Onlar ise bu iki melekten, karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Onlar, Allah’ın izni olmadıkça o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar kendilerine fayda değil zarar verecek şeyi belliyorlardı. Elbette onlar, büyüyü satın alan kimselerin âhirette hiçbir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey, ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!

Nisâ / 163. Ayet

اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًاۚ

Rasûlüm! Biz, Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyediyoruz. Nitekim İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a onun soyundan gelen peygamberlere, İsa’ya, Eyyûb’e, Yûnus’a Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.

En'âm / 84. Ayet

وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ

Biz ona İshâk’ı ve torunu Yâkub’u ihsân ettik. Her birini doğru yola erdirdik. Daha önce Nûh’u ve zürriyetinden Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da doğru yola erdirmiştik. Biz, iyilik ve ihsân sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.

Enbiyâ / 78. Ayet

وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ

Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani onlar, bir grup insana ait koyun sürüsünün geceleyin girip ürünlerini telef ettiği bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların verdikleri hükme şâhit idik.

Enbiyâ / 79. Ayet

فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلًّا اٰتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ

Biz, sözkonusu dâvada en isabetli hükmü Süleyman’a bildirdik. Zâten biz, her birine hüküm ve ilim vermiştik. Dağları ve kuşları Dâvûd’un emrine râm ettik; onunla beraber Allah’ı tesbih ediyorlardı. Gerçekten biz, dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sa¬hi¬biz.

Enbiyâ / 81. Ayet

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ

Süleyman’ın emrine de fırtına şeklinde esen rüzgârı boyun eğdirdik. Onun isteğine göre, insanlar için feyiz ve bereketlerle donattığımız topraklara doğru akıp giderdi. Her şeyin gerçek mâhiyetini biz bilmekteyiz.

Enbiyâ / 82. Ayet

وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ

 

Şeytanlar ve cinlerden bazıları da onun için dalgıçlık edip denizaltındaki cevherleri çıkarıyor ve daha başka işler de yapıyorlardı. Onları zapt edip gözetim altında tutan da bizdik.

Neml / 15. Ayet

وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ

Doğrusu biz Dâvûd’a ve Süleyman’a husûsî bir ilim verdik. İkisi de: “Bizi mümin kullarının birçoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler.

Neml / 16. Ayet

وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ

Süleyman Dâvûd’a mirasçı oldu. Şöyle dedi: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her güzel şeyden bir nasip verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.”

Neml / 17. Ayet

وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ

Günün birinde cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları emri üzere Süleyman’ın huzurunda toplandılar. Hepsi birlikte onun tarafından düzenli bir şekilde sevk ve idâre ediliyordu.

Neml / 18. Ayet

حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ

 

Nihâyet karıncalar vâdisine geldiklerinde, bir karınca: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkınıza varmadan sizi çiğneyip ezmesinler!” dedi.

Neml / 19. Ayet

فَتَبَسَّمَ ضَاحِكًا مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَوْزِعْن۪ٓي اَنْ اَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّت۪ٓي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلٰى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضٰيهُ وَاَدْخِلْن۪ي بِرَحْمَتِكَ ف۪ي عِبَادِكَ الصَّالِح۪ينَ

Bu sözleri işiten Süleyman masum bir mutluluk içinde tebessüm etti ve: “Rabbim! Bana, anama ve babama verdiğin nimetlere şükretmeye ve râzı olacağın sâlih ameller işlemeye beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni sâlih kullarının arasına ilhâk eyle!” diye yalvardı.

Neml / 20. Ayet

وَتَفَقَّدَ الطَّيْرَ فَقَالَ مَا لِيَ لَٓا اَرَى الْهُدْهُدَۘ اَمْ كَانَ مِنَ الْغَٓائِب۪ينَ

Bu arada Süleyman ordusundaki kuşları teftiş etti. Şöyle dedi: “Bana ne oluyor ki Hüdhüd’ü göremiyorum? Yoksa kayıplara mı karıştı?”

Neml / 21. Ayet

لَاُعَذِّبَنَّهُ عَذَابًا شَد۪يدًا اَوْ لَا۬اَذْبَحَنَّهُٓ اَوْ لَيَأْتِيَنّ۪ي بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍ

“Madem öyle, onu şiddetli bir şekilde cezalandıracağım, belki de kafasını koparacağım, ya da bana mazeretini gösteren apaçık bir delil getirir.”

Neml / 22. Ayet

فَمَكَثَ غَيْرَ بَع۪يدٍ فَقَالَ اَحَطْتُ بِمَا لَمْ تُحِطْ بِه۪ وَجِئْتُكَ مِنْ سَبَاٍ بِنَبَاٍ يَق۪ينٍ

Çok geçmeden Hüdhüd çıkageldi ve Süleyman’a dedi ki: “Ben, senin bilmediğin bir şeyi öğrendim. Sana Sebe’ kavminden çok mühim ve doğruluğu kesin bir haber getirdim.”

Neml / 23. Ayet

اِنّ۪ي وَجَدْتُ امْرَاَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُو۫تِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظ۪يمٌ

“Sebe’lilere hükümdarlık yapan bir kadın buldum ki kendisine her güzel şeyden bir nasip verilmiş; onun büyük bir tahtı ve pek güçlü bir yönetimi var.”

Neml / 24. Ayet

وَجَدْتُهَا وَقَوْمَهَا يَسْجُدُونَ لِلشَّمْسِ مِنْ دُونِ اللّٰهِ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ اَعْمَالَهُمْ فَصَدَّهُمْ عَنِ السَّب۪يلِ فَهُمْ لَا يَهْتَدُونَۙ

“Ne var ki onun ve kavminin Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini gördüm. Anlaşılan, şeytan onlara amellerini süslü göstermiş, onları yoldan saptırmış, bu yüzden doğru yolu bulamıyorlar.”

Neml / 25. Ayet

اَلَّا يَسْجُدُوا لِلّٰهِ الَّذ۪ي يُخْرِجُ الْخَبْءَ فِي السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَيَعْلَمُ مَا تُخْفُونَ وَمَا تُعْلِنُونَ

“Oysa göklerdeki ve yerdeki gizlilikleri açığa çıkaran, sizin gizlediğiniz ve açıkladığınız her şeyi bilen Allah’a secde etmeleri gerekmez mi?”

Neml / 26. Ayet

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ رَبُّ الْعَرْشِ الْعَظ۪يمِ

“O Allah ki ondan başka ilâh yoktur. O, büyük arşın Rabbi¬dir.”

Neml / 27. Ayet

قَالَ سَنَنْظُرُ اَصَدَقْتَ اَمْ كُنْتَ مِنَ الْكَاذِب۪ينَ

Süleyman dedi ki: “Doğru mu söylüyorsun, yoksa yalancının biri misin, şimdi göreceğiz.”

Neml / 28. Ayet

اِذْهَبْ بِكِتَاب۪ي هٰذَا فَاَلْقِهْ اِلَيْهِمْ ثُمَّ تَوَلَّ عَنْهُمْ فَانْظُرْ مَاذَا يَرْجِعُونَ

“Şu mektubumu götürüp onların yanına bırak; sonra onlardan biraz öteye çekil de hangi neticeye varacaklarını gözle!”

Neml / 29. Ayet

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اِنّ۪ٓي اُلْقِيَ اِلَيَّ كِتَابٌ كَر۪يمٌ

Mektubu alan Sebe’ melikesi adamlarına şöyle dedi: “Ey ileri gelenler! Bana çok önemli bir mektup bırakıldı.”

Neml / 30. Ayet

اِنَّهُ مِنْ سُلَيْمٰنَ وَاِنَّهُ بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ

“Mektup Süleyman’dan geliyor; «Rahmân Rahîm Allah’ın ismiyle» diye başlıyor.”

Neml / 31. Ayet

اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ۟

“«Bana karşı büyüklük taslamayın; derhal müslüman olup huzuruma gelin» diyor.”

 

 

Neml / 32. Ayet

قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ

Melike şöyle devam etti: “Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkındaki görüşlerinizi lutfen bana bildirin. Pekâlâ bilirsiniz ki siz yanımda olmadan ve size danışmadan hiçbir konuda kesin kararımı vermem.”

Neml / 33. Ayet

قَالُوا نَحْنُ اُو۬لُوا قُوَّةٍ وَاُو۬لُوا بَأْسٍ شَد۪يدٍ وَالْاَمْرُ اِلَيْكِ فَانْظُر۪ي مَاذَا تَأْمُر۪ينَ

Onlar da: “Biz güçlü, kuvvetli ve oldukça savaşçı bir milletiz. Fakat karar verme yetkisi senindir. Ne dilersen onu emret, biz uygulamaya hazırız” dediler.

Neml / 34. Ayet

قَالَتْ اِنَّ الْمُلُوكَ اِذَا دَخَلُوا قَرْيَةً اَفْسَدُوهَا وَجَعَلُٓوا اَعِزَّةَ اَهْلِهَٓا اَذِلَّةًۚ وَكَذٰلِكَ يَفْعَلُونَ

Melike dedi ki: “Gerçek şu ki hükümdarlar bir ülkeye girdikleri zaman oranın düzenini altüst ederler; halkının onurlu ve şerefli insanlarını zelil hâle getiriler. Herhalde bunlar da böyle yapacaklardır.”

Neml / 35. Ayet

وَاِنّ۪ي مُرْسِلَةٌ اِلَيْهِمْ بِهَدِيَّةٍ فَنَاظِرَةٌ بِمَ يَرْجِعُ الْمُرْسَلُونَ

“Şimdi ben onlara değerli bir hediye göndereceğim, elçilerimin ne tür bir cevapla döneceklerine bakıp ona göre kararımı vereceğim.”

Neml / 36. Ayet

فَلَمَّا جَٓاءَ سُلَيْمٰنَ قَالَ اَتُمِدُّونَنِ بِمَالٍۘ فَمَٓا اٰتٰينِ‌يَ اللّٰهُ خَيْرٌ مِمَّٓا اٰتٰيكُمْۚ بَلْ اَنْتُمْ بِهَدِيَّتِكُمْ تَفْرَحُونَ

Elçiler gelince Süleyman onlara şöyle dedi: “Siz bana mal ile yardım etmek, böylece beni etkilemek mi istiyorsunuz? Şunu bilin ki Allah’ın bana verdiği nimetler size verdiğinden çok daha hayırlıdır. Ancak siz, bu tür hediyelerinizle sevinir, böbürlenirsiniz.”

Neml / 37. Ayet

اِرْجِعْ اِلَيْهِمْ فَلَنَأْتِيَنَّهُمْ بِجُنُودٍ لَا قِبَلَ لَهُمْ بِهَا وَلَنُخْرِجَنَّهُمْ مِنْهَٓا اَذِلَّةً وَهُمْ صَاغِرُونَ

“Haydi hediyelerinizi de alıp geri dönün ve onlara şunu bildirin: Biz onların üzerine asla karşı koyamayacakları ordularla varacağız; elbette onları zelil ve küçük düşürülmüş bir halde ülkelerinden sürüp çıkaracağız.”

Neml / 38. Ayet

قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَأْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ

Elçi döndükten sonra Süleyman dedi ki: “Ey ileri gelenler! Onlar müslüman olarak bana gelmeden önce, o kadının tahtını hanginiz bana getirebilir?”

Neml / 39. Ayet

قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ

Cinlerden bir ifrit: “Ben, daha sen makâmından kalkmadan önce onu sana getiririm. Çünkü ben gerçekten bu konuda çok kuvvetli, güvenilir biriyim” dedi.

Neml / 40. Ayet

قَالَ الَّذ۪ي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۜ فَلَمَّا رَاٰهُ مُسْتَقِرًّا عِنْدَهُ قَالَ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ي۠ لِيَبْلُوَن۪ٓي ءَاَشْكُرُ اَمْ اَكْفُرُۜ وَمَنْ شَكَرَ فَاِنَّمَا يَشْكُرُ لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ كَفَرَ فَاِنَّ رَبّ۪ي غَنِيٌّ كَر۪يمٌ

Kitaptan husûsî bir bilgiye sahip kişi ise: “Ben onu sana daha gözünü kırpmadan getiririm” dedi. Süleyman tahtı yanı başında hazır görünce: “Bu, Rabbimin lütfundandır; nimetine karşı şükür mü yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınıyor. Kim şükrederse kendi iyiliği için şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse şüphesiz Rabbim hiçbir şeye muhtaç değildir, lütuf ve keremi pek boldur.”

Neml / 41. Ayet

قَالَ نَكِّرُوا لَهَا عَرْشَهَا نَنْظُرْ اَتَهْتَد۪ٓي اَمْ تَكُونُ مِنَ الَّذ۪ينَ لَا يَهْتَدُونَ

Süleyman şöyle dedi: “Onun tahtını tanıyamayacağı hâle getirin; bakalım gerçeğin farkına varacak mı, yoksa varamayacak mı?”

Neml / 42. Ayet

فَلَمَّا جَٓاءَتْ ق۪يلَ اَهٰكَذَا عَرْشُكِۜ قَالَتْ كَاَنَّهُ هُوَۚ وَاُو۫ت۪ينَا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِهَا وَكُنَّا مُسْلِم۪ينَ

 

Belkıs gelince “Bak bakalım, bu senin tahtın olmasın?” dendi. O da: “Evet, sanki o! Zâten bize daha önce bu mûcize hakkında bilgi ulaşmış, senin peygamber olduğunu anlamış ve biz Müslüman olmuştuk” dedi.

Bir hatırlatma. Çağdaş bilim, Rengi(manzara) ve sesi nakletti. Hâlâ cismi nakletmiş değil. Işınlanma kavramından bahsediliyor. Muhtemeldir ki Saba Melikesinin bu taht nakli olayı, buna işaret ediyor olmasın .

Neml / 43. Ayet

وَصَدَّهَا مَا كَانَتْ تَعْبُدُ مِنْ دُونِ اللّٰهِۜ اِنَّهَا كَانَتْ مِنْ قَوْمٍ كَافِر۪ينَ

Aslında onu, Allah’ı bırakıp taptığı şeyler hak dine girmekten alıkoymuştu. Çünkü o, inkârcı bir toplum içinde yetişmişti.

Neml / 44. Ayet

ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۜ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَار۪يرَۜ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟

Belkıs’a “Buyurun, saraya girin!” dendi. Sarayın eyvanını görünce, zemininde engin ve duru su olduğunu zannedip eteğini yukarı çekti. Süleyman “Bu, billurdan yapılmış şeffaf bir saraydır” dedi. Belkıs sonunda “Rabbim! Ben, senden başkasına taparak kendime zulmetmişim! Artık şimdi Süleyman’la beraber Âlemlerin Rabbine gönülden teslim oluyorum!” dedi.

Sebe' / 12. Ayet

وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ غُدُوُّهَا شَهْرٌ وَرَوَاحُهَا شَهْرٌۚ وَاَسَلْنَا لَهُ عَيْنَ الْقِطْرِۜ وَمِنَ الْجِنِّ مَنْ يَعْمَلُ بَيْنَ يَدَيْهِ بِاِذْنِ رَبِّه۪ۜ وَمَنْ يَزِغْ مِنْهُمْ عَنْ اَمْرِنَا نُذِقْهُ مِنْ عَذَابِ السَّع۪يرِ

Süleyman’ın emrine de rüzgârı verdik. Onunla sabah gidişte bir aylık, akşam dönüşte de bir aylık yol alırdı. Erimiş bakırı onun için kaynağından sel gibi akıttık. Cinlerden de Rabb’ının izniyle onun maiyetinde çalışanlar vardı. Onlardan kim emrimizden biraz sapsa ona hemen çok yakıcı ateş azabından tattırırdık.

Sebe' / 13. Ayet

يَعْمَلُونَ لَهُ مَا يَشَٓاءُ مِنْ مَحَار۪يبَ وَتَمَاث۪يلَ وَجِفَانٍ كَالْجَوَابِ وَقُدُورٍ رَاسِيَاتٍۜ اِعْمَلُٓوا اٰلَ دَاوُ۫دَ شُكْرًاۜ وَقَل۪يلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ

Cinler Süleyman’ın isteğine göre mâbetler, kaleler, heykeller, havuz büyüklüğünde çanaklar, leğenler, yerinden sökülemez sabit kazanlar yapıyorlardı. Ey Dâvûd ailesi! Allah’a şükür olacak ameller işleyin. Doğrusu kullarımdan gereği gibi şükredenler pek azdır.

Sebe' / 14. Ayet

فَلَمَّا قَضَيْنَا عَلَيْهِ الْمَوْتَ مَا دَلَّهُمْ عَلٰى مَوْتِه۪ٓ اِلَّا دَٓابَّةُ الْاَرْضِ تَأْكُلُ مِنْسَاَتَهُۚ فَلَمَّا خَرَّ تَبَيَّنَتِ الْجِنُّ اَنْ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ الْغَيْبَ مَا لَبِثُوا فِي الْعَذَابِ الْمُه۪ينِ

 

Süleyman’ın ölümünü takdir edip canını aldığımızda, son derece ağır işlerde çalışan cinler, onun öldüğünü ancak üzerine dayandığı değneğini kemiren bir ağaç kurdu sayesinde fark edebildiler. Değnek kırılıp Süleyman yere yıkılınca anlaşıldı ki eğer cinler gerçekten duyularının ötesinde olup bitenleri bilmiş olsalardı, Süleyman öldüğü halde, kendilerini böyle zelil ve perişan eden ağır işleri yapmaya devam etmezlerdi.

Sebe' / 15. Ayet

لَقَدْ كَانَ لِسَبَاٍ ف۪ي مَسْكَنِهِمْ اٰيَةٌۚ جَنَّتَانِ عَنْ يَم۪ينٍ وَشِمَالٍۜ كُلُوا مِنْ رِزْقِ رَبِّكُمْ وَاشْكُرُوا لَهُۜ بَلْدَةٌ طَيِّبَةٌ وَرَبٌّ غَفُورٌ

Doğrusu, Sebe’ kavmi için yaşadıkları diyarda çok önemli bir ibret dersi vardı. Oturdukları vâdi sağından solundan, iki taraflı uzayıp giden güzel bahçelerle çevrilmişti. Peygamberleri onlara: “Rabbinizin size bahşettiği nimetlerden yiyin ve Ona şükredin. İşte sizin için ne hoş bir memleket ne kadar da bağışlayıcı bir Rab!” demişti.

Sebe' / 16. Ayet

فَاَعْرَضُوا فَاَرْسَلْنَا عَلَيْهِمْ سَيْلَ الْعَرِمِ وَبَدَّلْنَاهُمْ بِجَنَّتَيْهِمْ جَنَّتَيْنِ ذَوَاتَيْ اُكُلٍ خَمْطٍ وَاَثْلٍ وَشَيْءٍ مِنْ سِدْرٍ قَل۪يلٍ

Fakat onlar bu dâvetten hoşlanmayıp, şükürden yüz çevirdiler. Biz de üzerlerine, barajlarını yıkan meşhur Arim selini gönderdik de onların o güzelim bahçelerini buruk meyveli, acı ılgınlı ve içinde biraz da sedir ağacı bulunan virâne bahçelere çevirdik.

Sebe' / 17. Ayet

ذٰلِكَ جَزَيْنَاهُمْ بِمَا كَفَرُواۜ وَهَلْ نُجَاز۪ٓي اِلَّا الْكَفُورَ

Nankörlükleri ve peygamberleri yalanlamaları yüzünden onları işte böyle cezalandırdık. Biz zâten çokça nankörlük eden inkârcılardan başkasını cezalandırmayız.

Sebe' / 18. Ayet

وَجَعَلْنَا بَيْنَهُمْ وَبَيْنَ الْقُرَى الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَا قُرًى ظَاهِرَةً وَقَدَّرْنَا ف۪يهَا السَّيْرَۜ س۪يرُوا ف۪يهَا لَيَالِيَ وَاَيَّامًا اٰمِن۪ينَ

Onların yurtlarıyla bereketlerle donattığımız Filistin-Şâm diyarı arasında âdeta sırt sırta vermiş ve biri diğerinden görünebilen nice beldeler meydana getirdik; bunlar arasında da düzenli ve sistemli ulaşım imkânları sağladık. Kendilerine: “Oralarda gece gündüz güven içinde gezip dolaşın!” buyurduk.

Sebe' / 19. Ayet

فَقَالُوا رَبَّنَا بَاعِدْ بَيْنَ اَسْفَارِنَا وَظَلَمُٓوا اَنْفُسَهُمْ فَجَعَلْنَاهُمْ اَحَاد۪يثَ وَمَزَّقْنَاهُمْ كُلَّ مُمَزَّقٍۜ اِنَّ ف۪ي ذٰلِكَ لَاٰيَاتٍ لِكُلِّ صَبَّارٍ شَكُورٍ

Fakat onlar: “Rabbimiz! Seyahatlerimizde konaklama yerlerimiz arasındaki mesafeyi artır” dediler ve işledikleri günahlarla kendilerine yazık ettiler. Biz de onları nesilden nesle bir ibret levhası hâlinde aktarılacak efsânelere çevirdik ve tamâmen parçalayıp bölük bölük her tarafa dağıttık. Şüphesiz bunda zorluklara sabredip nimetlere çokça şükretmesini bilen herkes için nice ibretli dersler vardır.

Sebe' / 20. Ayet

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقًا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ

Gerçekten de İblîs’in insanlar hakkındaki zan ve temennîsi doğru çıktı. Çünkü bir kısım mü’minler dışında herkes ona uyup gitti.

Sebe' / 21. Ayet

وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ي شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ حَف۪يظٌ۟

Oysa İblîs’in onlar üzerinde bir şeyi yapmaya zorlayıcı hiçbir gücü yoktur. Ancak biz, âhirete inananlarla ondan şüphe edenleri birbirinden ayırıp ortaya çıkaralım diye ona bu fırsatı verdik. Rabbin her şeyi hakkıyla gözetlemekte ve kayda almaktadır.

Sâd / 30. Ayet

وَوَهَبْنَا لِدَاوُ۫دَ سُلَيْمٰنَۜ نِعْمَ الْعَبْدُۜ اِنَّهُٓ اَوَّابٌۜ

Biz, Dâvûd’a Süleyman’ı lutfettik. O ne güzel bir kuldu. Gerçekten o, tam bir teslimiyet ve samimiyetle sürekli Allah’a yönelir dururdu.

Sâd / 31. Ayet

اِذْ عُرِضَ عَلَيْهِ بِالْعَشِيِّ الصَّافِنَاتُ الْجِيَادُۙ

 

Bir ikindi vakti ona, tek ayağını tırnağı üzere kaldırıp diğer üç ayağı üzerinde duran ve süratli koşan safkan atlar arz edilmişti.

Sâd / 32. Ayet

فَقَالَ اِنّ۪ٓي اَحْبَبْتُ حُبَّ الْخَيْرِ عَنْ ذِكْرِ رَبّ۪يۚ حَتّٰى تَوَارَتْ بِالْحِجَابِ۠

Süleyman: “Benim bu atlara ve güzel şeylere olan sevgim, ancak bana Rabbimi hatırlattıkları ve onun adını yaymaya hizmet ettikleri içindir” dedi. Ve atlar koşup, tozdan perdelerin arkasında görünmez oluncaya kadar onları hayranlıkla seyretti.

Sâd / 33. Ayet

رُدُّوهَا عَلَيَّۜ فَطَفِقَ مَسْحًا بِالسُّوقِ وَالْاَعْنَاقِ

Ardından, “Onları bana geri getirin” diye emretti. Atlar gelince, onların bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya başladı.

Sâd / 34. Ayet

وَلَقَدْ فَتَنَّا سُلَيْمٰنَ وَاَلْقَيْنَا عَلٰى كُرْسِيِّه۪ جَسَدًا ثُمَّ اَنَابَ

Biz Süleyman’ı da imtihan ettik ve onu tahtı üzerinde âdeta ruhsuz bir ceset hâlinde bıraktık. Sonra o bize yöneldi.

Sâd / 35. Ayet

قَالَ رَبِّ اغْفِرْ ل۪ي وَهَبْ ل۪ي مُلْكًا لَا يَنْبَغ۪ي لِاَحَدٍ مِنْ بَعْد۪يۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ

Şöyle yalvardı: “Rabbim beni bağışla ve bana, benden sonra hiç kimseye nasip olmayacak bir mülk ve saltanat ihsân eyle! Şüphesiz bütün nimetleri bağışlayan, lutufları bol olan yalnız sensin!”

Sâd / 36. Ayet

فَسَخَّرْنَا لَهُ الرّ۪يحَ تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ رُخَٓاءً حَيْثُ اَصَابَۙ

Bunun üzerine biz de rüzgârı onun hizmetine verdik. Rüzgâr onun emriyle istediği yere tatlı tatlı eserdi.

Sâd / 37. Ayet

وَالشَّيَاط۪ينَ كُلَّ بَنَّٓاءٍ وَغَوَّاصٍۙ

Binalar kuran, dalgıçlık yapan şeytanları da emrine boyun eğdirdik.

Sâd / 38. Ayet

وَاٰخَر۪ينَ مُقَرَّن۪ينَ فِي الْاَصْفَادِ

Ayrıca demir zincirlerle birbirlerine bağlanmış daha nice yaratıkları da…

Sâd / 39. Ayet

هٰذَا عَطَٓاؤُ۬نَا فَامْنُنْ اَوْ اَمْسِكْ بِغَيْرِ حِسَابٍ

Şöyle buyurduk: “Bu nimetler, sana bizim armağanımızdır. İstersen sen de bundan başkalarına verebilirsin, istersen elinde tutarsın; her iki durumda da sana hesap sorulmayacak!”

Sâd / 40. Ayet

وَاِنَّ لَهُ عِنْدَنَا لَزُلْفٰى وَحُسْنَ مَاٰبٍ۟

Doğrusu, onun yanımızda bir yakınlığı, değeri ve güzel bir geleceği vardır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

17) SÜLEYMAN ALEYHİSSELÂM’A DAİR (Ömer Nasuhî, Bilmen’e göre)

Hazret-i Süleyman, Davud Aleyhisselam’ın oğludur. Onun ölümünden sonra on üç yaşında yerine geçmiş. Sonra kendine peygamberlik de verilmiştir. Bu bakımdan, babası gibi peygamberlikle hükümet etme görevlerini bir arada toplamıştır.

Doğudaki ve batıdaki hükümdarlar, Hazret-i Süleyman'a itaat ederek kıymetli hediyeler göndermişler. Yemen Melike’si, Belkıs dahi, kendi ile görüşmeye gelmişti. Kızıl denizinde hazırlattığı donanmayı Okyanus sahillerine yollamıştı. Tetmür ve Baalbek şehirlerini ve yedi senede de Mescid-i Aksa'yı yaptırıp tamamlamıştı.

Kuşların dillerini ve maksatlarını anlamak, Süleyman Aleyhisselam’ın, mucizelerindendi. Hazret-i Süleyman Aleyhisselam’ın sözü, insanlara ve cinlere hatta rüzgârlara geçerdi. Ahlâk ve hikmete dair yazıları vardır. Kırk yıl pek muhteşem bir hüküm sürdükten sonra elli üç veya altmış yaşında vefat etmiştir.

Hazret-i Süleyman'dan sonra İsrail Oğulları iki devlete ayrıldı. Bunlardan biri "Yahuda" devletidir ki hükümet merkezi Kudüs idi. Bu devlet, insanlar arasında, daha çok itibar kazanmıştı. Diğeri de "İsrâil" devleti idi. İdare merkezi de Nablus ve daha sonra Samire şehri idi

Bu devletler, sonraları doğru yoldan çıktılar. İsrail Devleti, Asûrî'ler tarafından yıkıldı. Yehuda Devleti de "Buhti Nassar'ın saldırısına uğradı. Yahudilerin birçoğu Babil esaretine düştü. Daha sonraları İsrâil Oğulları, İranlıların, Yunanlıların ve Romalıların hakimiyetleri altına düşerek kendi hakimiyetlerini elden çıkardılar.

Buhti Nassar, Kudüs'ü ele geçirdiği zaman Beyt-i Makdis'i yıkıp, Tevrat nüshalarını yakmıştı. Üzeyir Aleyhisselam ile Daniyel Aleyhisselam’ı da diğer İsrâil âlimleri ile Babil'e götürmüştü. Daha sonra, İran'daki Kiyaniyan Hükümeti Babil'i ele geçirip Geldaniye hükümetini yıkınca , İsrâil Oğulları esaretten kurtularak vatanlarına dönmüşler ve Beyt-i Makdis'i yeniden inşa etmişlerdi. Hazret-i Uzeyir de Tevrat'ı ezberden okuyup yeniden yazdırmış ve böylece çoktan beri unutulmuş olan Musa peygamberin şeriatı, yeniden meydana çıkmış idi.

 

Kur'ân-ı Kerîm, Hazret-i Üzeyir'e dair bilgi vermektedir. Fakat peygamber olup olmadığını açıklamamaktadır. İslâm âlimlerinden bir kısmına göre, Hazret-i Üzeyir bir peygamber değildir, velilerden büyük bir zattır. Önceleri Yahudilerden bazıları Hazret-i Üzeyir için "Allah'ın oğludur" diyerek şirke saplanmışlardı.

Kur'ân-ı Kerîm'de isimleri anılan Zülkarneyn ile Lokman'ın peygamberliğinde de ihtilâf vardır. Zülkarneyn'in adı, bir rivayete göre "Mus'ab"dır. İbrahim Aleyhisselam’ın zamanında yaşadığı rivayet edilir. Dünya’nın doğusuna ve batısına gitmiş, Ye'cüc ve Me'cüc denilen bir kabileye karşı bir sed (engel) yapmış, pek büyük başarılar elde etmiştir. Her halde Yunanlıların İskender'inden başkasıdır. Bunun hayatı bizce tamamen bilinmemektedir. Ömer Nasuhî Bilmen, Büyük İslam İlmihali, Bilmen Yayınevi, Ofset 75

Hem Hz. Süleyman Aleyhisselam hem de Kanunî Sultan Süleyman Han’a dair bilgilendirme yaptıktan sonra, sorumuzun sebebi olan “Ezmek veya Kırmak “fiillerinin konu edildiği Neml Sûresinin 18. âyetinin muhtelif zevat tarafından gerçekleştirilen Türkçe meallerinin sınıflamasına geçebiliriz.

 

 

 

 

NEML SURESİNİN 18. AYETİNİN ORİJİNALİ ve TÜRKÇE MEALLERİ

“حَتّٰٓى اِذَٓا اَتَوْا عَلٰى وَادِ النَّمْلِۙ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْۚ لَا يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُۙ وَهُمْ لَا يَشْعُرُونَ”

Neml suresinin 18.âyeti.

1.Ömer Çelik Meali    “Nihâyet karıncalar vâdisine geldiklerinde, bir karınca: “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin; Süleyman ve orduları farkınıza varmadan sizi çiğneyip ezmesinler!” dedi.

2.Diyanet Vakfı Meali            “Nihayet Karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin! dedi.”

3.Diyanet İşleri (Eski) Meali  “Sonunda, karıncaların bulunduğu vadiye geldiklerinde bir dişi (kraliçe) karınca: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman'ın ordusu farkına varmadan sizi ezmesin" dedi.”

4.Diyanet İşleri (Yeni) Meali “Nihayet karınca vadisine geldikleri vakit bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesinler” dedi.”

5.Elmalılı Hamdi Yazır Meali           Nihayet karınca vâdisine geldikleri zaman, bir karınca: "Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin!" dedi.

6.Elmalılı Meali (Orjinal) Meali        “Hatta karınca deresi üzerine vardıklarında bir karınca şöyle dedi: Ey karıncalar, haydin meskenlerinize girin, Süleyman ve ordusu sizi fark etmeyerek kırıp geçirmesin.

7.Hasan Basri Çantay Meali   “Hattâ Karınca Vâdîsi üzerine geldikleri zaman (dişi) bir karınca dedi ki: «Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve ordusu, kendileri bilmeyerek, sizi kırmasın»!”

8.Hayrat Neşriyat Meali         “Nihâyet neml (karınca) vâdisine geldiklerinde, (içlerinde reis olan) bir karınca: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Süleymân ve orduları farkında olmayarak sizi ezmesin!” dedi.”

9.Ali Fikri Yavuz Meali“Nihayet (Süleyman ve ordusu Şam'daki karıncası bol) Karınca Vadisine vardıkları zaman, (karıncaların beyi olan) bir karınca şöyle dedi: “- Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu sizi fark etmeyerek kırıp ezmesin.”

10.Ömer Nasuhi Bilmen Meali          “Vaktâ ki Karınca Vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki: «Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz. Süleyman ve onun askerleri farkında olmaz oldukları halde sizi kırmasınlar.»”

11.Ümit Şimşek Meali           Karınca vadisine geldiklerinde, bir dişi karınca “Yuvalarınıza girin, karıncalar,” dedi. “Tâ ki Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi çiğnemesin.”

 

12.Neml Sûresi 18.âyetin meali: “Hatta karınca vadisi üzerine geldikleri vakit, (dişi) bir karınca dedi ki “Ey karıncalar, yuvalarınıza girin. Sakın Süleyman ve ordusu kendileri bilmeyerek sizi kırmasın.” Kur’ân-ı Hakîm ve meali kerîm, Hasan Basri Çantay, İkinci cilt, sahife 676, Ahmed Said Matbaası, İstanbul 1965.

13.18. âyet: “Vaktaki Karınca Vadisi üzerine geldiler, bir karınca dedi ki “Ey karıncalar! Yuvalarınıza giriniz, Süleyman ve onun askerleri, farkında olmaz oldukları halde sizi kırmasınlar.Ömer Nasuhî Bilmen, Kur’ân-ı Kerîm’in Türkçe meal-i âlisi ve tefsiri 5.Cilt, Bilmen basım ve yayınevi, Ofset 75 İstanbul.

14.” Nihayet karınca vadisine geldikleri zaman bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi ezmesin.” dedi.” En Kolay Okunan Hat ile Kur’an-ı Kerim ve Türkçe meali. Elmalılı M. Hamdi Yazır, Güncel Türkçe ile sadeleştirilmiştir. İSBN numarası:978-9944-29641-0, İstanbul, Ağustos 2010

15-Nihayet (Süleyman ve ordusu Şam'daki karıncası bol) karınca vadisine vardıkları zaman, (karıncaların beyi olan) bir karınca şöyle dedi: “Ey Karıncalar! Yuvalarınıza girin; Süleyman ve ordusu sizi fark etmeyerek kırıp ezmesin.Hazırlayan A. Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat, İstanbul, Kur’an-ı Kerim ve Meali Alisi s,379 

16- “Nihayet Karınca Vadisine geldikleri zaman, bir karınca, “Ey karıncalar! Meskenlerinize (evlerinize) girin; Süleyman ve orduları bilinçsizce, sizikırıp geçirmesin.” dedi.  Hakkı Yılmaz, Nüzul sırasına göre Tebyînü’l -Kur’an İşte Kur’an 4. Cilt, İşaret yayınları Ağustos 2008 İstanbul. S,102.

17. Nihayet Karınca vadisi üzerine geldikleri zaman, beyleri olana bir karınca, “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin, Süleyman ve ordusu, farkında olmadan sizi, aman ha ezip telef etmesin.” dedi.

Doç. Dr. Hasan Tahsin Feyizli, Tefsirli Kur’an-ı kerim meali, s,377, Server yayınları,2. Baski 2016, Avcılar-İstanbul.

18-Nitekim, karıncalarla dolu bir vadiye geldiklerinde, karıncalardan biri,” Ey geldiklerinde, karıncalardan” diye bağırdı. “Hemen yuvalarınıza girin ki Süleyman ve orduları farkında olmadan sizi ezip geçmesin!” Kur’an-ı Kerim ve Özlü tefsir, Hazırlayan Abdullah Parlıyan, Basım, Büşra Reklam, Üsküdar İstanbul.

19. Karıncalar vadisine gelince, bir karınca, “Ey karıncalar,yuvalarınıza giriniz.Süleyman ve ordusu farkına varmadan sizi ezmesin.”dedi.”Kur’an-ı kerim Türkçe meali,Mahmut Topbaş,İmpres baskı tesisleri, s,249. Anadolu Gençlik Derneği Sakarya Şubesi.

20.” Nihayet Karınca vadisine geldiklerinde, bir karınca şöyle dedi.” Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin! Aman Süleyman ve ordusu, farkına varmadan sizi ezmesin!”

 TEFEKKÜR (2. Cilt, Kur’an-ı Kerim tercümesidir), Abdullah Bakır, Mart 2023, Baskı Göksu matbaası, Topkapı İstanbul S,73

 

1.Ömer Çelik mealinde, çiğneyipezmesinler2.Diyanet Vakfı Meali,ezmesin3.Diyanet İşleri (Eski) mealinde,ezmesin4.Diyanet İşleri (Yeni) mealinde,ezmesinler 5.Elmalılı Hamdi Yazır mealinde,ezmesin 6.Elmalılı Meali (Orijinal) Meali,kırıp geçirmesin. 7.Hasan Basri Çantay mealinde, kırmasın.  8.Hayrat Neşriyat mealinde,ezmesin 9.Ali Fikri Yavuz mealinde, kırıp ezmesin10.Ömer Nasuhi Bilmen mealinde,kırmasınlar11.Ümit Şimşek mealinde çiğnemesin12. Hasan Basri Çantay, kırmasın  13.Ömer Nasuhî Bilmen mealindekırmasınlar. 14.Elmalılı M. Hamdi Yazır, Kur’an-ı Kerim ve Güncel Türkçe ile sadeleştirilmiş mealinde, ezmesin.15..”  A. Fikri Yavuz, meali, kırıp ezmesin 16.” Hakkı Yılmaz, mealindesizi kırıp geçirmesin   

17.Doç. Dr. Hasan Tahsin Feyizli mealinde, ezip telef etmesin.

18.Kur’an-ı Kerim ve Özlü tefsir, Hazırlayan Abdullah Parlıyan, mealinde ezip geçmesin

19. Mahmut Topbaş mealinde, sizi ezmesin,  

20. TEFEKKÜR mealinde, sizi ezmesin!” şeklinde Türkçeye tercüme edildiği gözükmektedir.

Bu tespite göre “çiğneyip ezmesinler” diyen bir, “Ezmesin veya ezmesinler” diyen sekiz, “Kırıp geçirmesin” diyen iki “Kırmasın “diyen dört, “kırıp ezmesin” diyen iki “çiğnemesin” diyen bir, ezip telef etmesin diyen bir, ezip geçmesin diyen de bir olmak üzere 20 adet tercüme var.

18. âyetteki   يَحْطِمَنَّكُمْ kelimesinin tercümesi böyle şekilleniyor.

Kanunî Sultan Süleyman Han ile Şeyhülislam Ebu Suud Efendi arasında geçen yazışmada 16.Yüzyıl ortalarında bu (يَحْطِمَنَّكُمْ) kırmak fiili ile tercüme edilmişken son zamanlardaki tercümelerde bu çeşitliliğin sebebi ne ola ki? Tercüme gibi çok ciddi bir işin bu çeşitliliğinin sebebi dil bilmemek midir, İntihalcilik midir, kopyacılık mıdır? Ben cevap veremiyorum. Öğrendiğime göre karıncaların bünyesi diğer mahlûkattan farklı olup ezilme fiiliyle değil de kırılma fiiliyle açıklanabilen bir durum var. Karıncaların vücudunun iskeleti dışında, diğer bazı mahlukat gibi iskeleti içinde değil.  Vücutlarındaki dokunun adı ve cinsi “Kitin “isimli bir nesne ile kaplı olup vücudun dışında bir kitin tabakası oluşturuyor. Bu tabakanın ana özelliği, ezilme fiilinin değil kırılma fiilinin konusu oluyor. Cam, yumurta kabuğu, porselen, kemik ve benzeri nesnelerin kırılgan özelliğe sahip olması gibi karıncaların da dış tabaka yapısı kırılgan bir kitin tabakasıyla kaplıdır. Bu yüzden, 15 asır evvelinden, âyette, karıncanın kırılacağı, ezilmeyeceği açıkça belirtilmiş.  Bu da kul işi olamaz zira o zaman, bu maddî vasıfları kim bilebilirdi. Demek ki dil bilimine vakıf olmak, doğru kelime kullanmayı icap ettirdiği yerde kullanmak, Kanunî Sultan Süleyman Han ile Ebu Suud Efendi arasındaki konuşmada, ezilme yerine kırılma kelimesi kullanılmış olması bu zevâtın işi bildiğini gösteriyor. Kur’an’da başkaca böyle durumların varlığına dair bilgi sahibi değilim. Bildiğimi de açıklama hakkımı kullanıyorum.

Karıncanın ezilmeyeceğini, kırılacağını bilmeden tercüme yapma teşebbüsü, bizim açıklama yapmamıza sebep oluyor.

Şakir Albayrak

28.06.2026, 16.53,

Çekmeköy-İstanbul

 

 

 

Diva Otel

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Haas Taş Sanatları