Reklamı Geç
arslanoğlu 800x600
Yükseliş Koleji
Arslanoğlu
Beyza İnşaat
Mehmet Haşmet Kolağası

Mehmet Haşmet Kolağası

Mail: [email protected]

ENERJİNİN BİLİMSEL TANIMI VE STRATEJİK ÖNEMİ

 

ENERJİNİN BİLİMSEL TANIMI VE STRATEJİK ÖNEMİ

 

Aslında gördüğümüz her şeyin yapı taşını enerji oluşturur, yani madde eşittir enerjidir; bunun yanında hareket etmek, hatta zamanı işletmek için bir enerjiye ihtiyaç vardır. Her aksiyon bir enerji gerektirir. Güç paradır ve aynı zamanda paraya gücünü veren de enerji kaynaklarının kontrolüdür. Bugün karmaşık gibi görülen dünya siyasetinin merkezinde yatan budur.

Birbirinin yerine ikame edilebilecek stratejik enerji kaynaklarını sıraladığımızda bunlar; Odun, her çeşit kömür, petrol, LNG (doğal gaz), LPG (petrol gazı), yenilenebilir veya sürekli enerji kaynakları, nükleer enerji kaynakları, hidrojen ve elektrik enerjisi olarak sıralayabiliriz.

Tarihi süreci takip ettiğimizde geleceğin enerjisi ne olmalıdır ve acaba ne olacaktır? Geleceğin enerjisi öncelikle çevreci olacaktır, ekolojik dengeye zarar vermeyecektir ve bugün kullandığımız enerji kaynaklarının dışında olmayacaktır.

Odun ve odun kömürü; yanmamış karbon ve hidrojen atomunun yanmış şekli olan sudan meydana gelir, ayrıca içinde sülfür ve azot bulunur. Karbon tam yanmayla karbondioksite dönüşür ve enerji açığa çıkarır. Karbondioksit, atmosfer için metan benzeri yanmamış gazlardan 24 kat daha az tehlikelidir ve bu nedenle bu tip gazların karbon dioksite dönüştürülmesi atmosfer ve ekoloji açısından çok önemlidir. Karbondioksit atmosferde yüzde birin çok altında bulunur ve bitkilerin gıdasıdır. Ayrıca karbondioksit atmosferde sera etkisi oluşturarak küresel ısınmaya sebep olur. Bunun ne kadar zararlı olduğu ise tartışmalıdır. Ancak karbondioksit artışı küresel ısınmayı getirdikten sonra bitkilerin hızla çoğalmasına sebep olur. Çoğalan bitkiler karbondioksit içindeki karbonu bünyesine alacak ve atmosfere yayılmak üzere oksijeni serbest bırakacaktır. Oksijen de ozona dönüşerek güneş ışığının bir kısmının atmosfere girişini engelleyerek küresel soğumaya neden olur. Görüldüğü gibi her şey bir denge üzerinedir ve zaman içerisinde yeni bir denge oluşacaktır, belki farklı canlı türleriyle… Canlı hayatı için ve bilhassa insan hayatı için atmosferde oksijen oranı yüzde 20, en az yüzde 18 olmalıdır. Kapalı alanda karbondioksit oranı arttıkça oksijen oranını düşürerek insan solunumunu tehlikeye sokar, ancak zehirli değildir. Yarım yanmış karbon birleşiği olan karbon monoksitin ise kandaki hemoglobinle birleşme gücü oksijenden 500 kat daha fazla olduğundan bulunduğu ortamda insan ancak birkaç dakika yaşayabilir, çok zehirlidir. Bu nedenle karbonun tam yanmasının sağlanması çok büyük önem taşır. Karbonla birlikte bulunan sülfür ve azot; sülfürik asit ve nitrik asit olarak yağmurla birlikte yeryüzüne asit yağmurları olarak yağar. Bu da canlı hayatı ve tarihi eserler açısından son derece zararlıdır. İşte esas bu sınıftaki enerji kaynaklarının en büyük tehlikesi budur.

Kok, maden kömürü, linyit, asfaltit gibi maden olarak çıkarılan kömürler yapısındaki karbon miktarı fazladan aza doğru sıralanmıştır. Karbon miktarı arttıkça verimliliği ve değeri artar. Bunun dışında odun kömürü için söylediğimiz her şeyi bitkilerin fosilleşmesi sonucu oluşan topraktan çıkarılan kömürler için de söyleyebiliriz. Burada karbon için şunu da ilave etmeliyiz. Canlıların ortak paydası ve yapı taşı karbondur, karbon olmasaydı canlı hayatı olmazdı ve canlı kimyasına karbon kimyası denir.

Petrol kaynaklı benzinin kimyasal formülünü C8H18 olarak gösterebiliriz. Burada kömürlerden farklı olarak yanmamış hidrojen ihtiva etiğini görürüz. Yani kömür, su ihtiva ederken benzin, yanmamış hidrojen ihtiva eder, çağımızda hidrojen enerjisi tartışılırken zaten benzin, doğal gaz ve tüp gaz kullanırken birlikte hidrojen enerjisi de kullanmaktayız. Doğal gaz CH4 yani bir karbon ile dört hidrojenden meydana gelir. Tüp gaz olarak bildiğimiz propan C3H8 ve bütan C4H10 birleşiğidir. Bünyelerinde bulunan karbon yandığında karbondioksite dönüşür ve hidrojen ise yandığında su buharı olarak atmosfere geçer. Enerji verimliliğine baktığımızda karbon iki oksijen kullanırken, iki hidrojen bir oksijen kullanarak suya dönüşmektedir, yani karbon hidrojenden dört kat daha güçlü bir enerji kaynağıdır. Ancak hidrojen en çevreci enerji kaynağıdır ve çok hızlı yanıcı olduğundan uzaya çıkmanın değişmez yakıtıdır. Bu durumda doğal gazın CH4 formülüyle en çevreci fosil yakıt olduğunu söyleyebiliriz. Atmosfere karbondioksit ve su buharı dışında hiçbir şey bırakmaz. Petrol kaynaklı akaryakıtların kurşun benzeri ağır metaller ihtiva ettiği utulmamalıdır.

Hidrojen, serbest olarak bulunamaz, Karadeniz’de bolca bulunan hidrojen sülfürü bir yana bırakırsak tek kaynağı suyun elektrolizidir, yani elektriğin depolanamadığı ve boşa harcandığı durumlarda hidrojen üretilerek, hidrojen olarak depolanabilir. Sonra hidrojen de yakıt pilleri aracılığıyla tekrar elektrik enerjisine dönüştürülerek araçlarda kullanılır. Yakıt pili başlangıçta platin ve plastik bir tabakaya hidrojen atomunun yönlendirilmesi esasına dayanırdı. Elektronlar platin üzerinden elektrik akımı olarak yoluna devam eder, protonlar tabakadan direk karşı tarafa geçer, elektrik akımı işlevini tamamladıktan sonra protonla birleşerek tekrar hidrojene dönüşür, nihayetinde hidrojen oksijenle birleşerek su buharı olarak dışarıya atılırdı. Ancak şuan çok pahalı olan platin yerine plastik folyo kullanılmaktadır. Bugün elektrikli araba, tramvay, şehir içi toplu taşıma araçları, modern deniz altılar, uzay araçları hızla hidrojeni yakıt olarak ve yakıt pilleriyle kullanmaya geçmişlerdir. Üstelik açığa çıkan su bilhassa denizaltı ve uzayda hayati öneme haizdir.

Karadeniz tabanında bulunan hidrojen sülfür rezervi Karadeniz Bölgesi’nin enerji ihtiyacını yüz yıl karşılayacak kapasitededir. Üstelik sülfürden kauçuk üretilmesi durumunda hidrojen bedavaya gelecektir. Bu aynı zamanda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan balık ve deniz canlılarının hayatını da kurtaracak ve gıda güvenliğine de katkıda bulunacaktır.

Bazı ülkelerde evlerde doğal gazdan hidrojen üreten ve depolayan cihazlar bulunmaktadır. Depolanan hidrojen ertesi gün araca aktarılarak kullanılmakta, cihaz aynı zamanda evin ısınma ve elektrik ihtiyacını da bağımsız olarak karşılamaktadır. Akaryakıt istasyonlarında yakıt pili ile çalışan araçlara 3 dakikada hidrojen aktarmaktadır. Bu da ağır ve pahalı batarya problemine ve uzun şarj süresine çözüm getirmektedir. 2 litre su ile 70 kilometre yol aldıran sistemin esasının, aracın elektrik fazlasıyla hidrojen üretilmesi ve bu hidrojenin karbüratöre gönderilmesi olduğunu söylemeliyiz. Ancak direk depodaki hidrojenin içten patlamalı motorlarda kullanılması güvenli bulunmamaktadır.

Bu durumda geleceğin enerji kullanma biçiminin elektrik ve hidrojen enerjisi olacağı görülmektedir. Ancak her ikisinin de nihai kaynaklar olduğu ve başka bir enerji kaynağından dönüştürülmesi ile elde edileceği muhakkaktır. Fosil yakıtlar yerine yenilenebilir enerji kaynaklarından yararlanılması hızlı bir şekilde gelişmektedir. Bunlar rüzgar, hidroelektrik santralleri, güneş enerjisi, jeotermal kaynaklar ve belki dip akıntıları olarak sayabiliriz. Bu kaynakların yetersiz kaldığı yerlerde doğalgaz ve benzeri fosil yakıtlar ve nükleer santraller, hidrojen ve elektrik enerjisi elde etmek için kullanılacaktır. Ancak fosil yakıtların yerini zaman içinde yenilenebilir enerji kayakları alacaktır.

Yenilenebilir enerji kaynakları ve enerjinin çeşitlenmesi devletlerin enerjiye kolay ulaşması emperyalistlere karşı devletlerin daha bağımsız hareket etmesine yol açacaktır. Bu bilgi birikimine ulaşılmaması için paranın sahibi küçük tanrılar(!) insanları dertleriyle, terörle uğraştırıp ümitsizlik içinde bırakmaktadırlar.

Doğu Akdeniz’deki doğalgaz rezervinin 4 katrilyon feet küp, diğer bir anlatımla 112 trilyon metreküp olduğu bildirilmektedir. Bu da Türkiye’nin 50 milyar metreküp yıllık tüketimi dikkate alındığında 2240 yıllık doğalgaz ihtiyacımızı karşılayacağı anlamına gelir. Bundan daha önemlisi şudur ki bu rezervi eline geçiren ittifak diğerine yaşama hakkı vermeyecektir. Türkiye’yi yalnız bırakma çabalarının altında bu yatmaktadır. Emperyalizme karşı mücadele eden üçüncü dünya ülkeleri de ümitlerini Türkiye’ye bağladıklarından bütün güçleriyle Türkiye’ye destek olmaktadırlar. Bu, Türkiye için yeni bir Sevr ve buna karşı var olma savaşıdır. Türkiye’nin bugün verdiği mücadelenin kökleri Cumhuriyet tarihimiz kadar eskidir, hatta çok daha derinlere dayanmaktadır. Atatürk 1912 yılında Libya’da gönüllü olarak savaşırken var olma gerçeğini o günden işaret ediyordu.

Türkiye’nin yıllık yerli petrol üretimi 50 bin varil iken, Aralık ayında yurt içi ve dışı(!) üretim aylık yüz elli bin varil, yani üç katı olarak bildirilmiştir. Bu Türkiye’nin yaklaşık ihtiyacının beşte birinden fazladır ve büyük üretimlerin başlangıcıdır. Ayrıca yurt dışında petrol üretildiğine de işaret etmektedir. Bu sayede cari açık sorunu da tarih olacaktır. Bu da yakın gelecek için rakamların çok yükseklere taşınacağını müjdelemekte ve bizi umutlandırmaktadır. Sağlık ve Esenlikler

Mehmet Haşmet Kolağası

Yorum Yazın