Reklamı Geç
Haas Taş Sanatları
Güneş Güzellik
Doğru Taşımacılık Şaban Doğru
yükseliş
Hatay
BIST13.932
DOLAR48.4464
EURO56.3406
ALTIN6964.3
BTC/USD80961.787
Muhammet KEMALOĞLU

Muhammet KEMALOĞLU

Mail: [email protected]

LONDRA’DA pkk KONFERANSI

 

LONDRA’DA pkk KONFERANSI

 

2025 yılında Berlin’de düzenlenen “Kürt-Yahudi Ortak Kongresi: Kapsamlı Analiz ve Türkiye’ye Yönelik Stratejik Çıkarımlar” başlıklı yazımızın ardından, 2026 yılında Londra’da gerçekleştirilen “Londra’da Yahudi-Kürt Konferansı: Stratejik Ortaklık” başlıklı yazımızda da Kürt meselesinin uluslararası platformlarda ele alınış biçimini ve konferanslarda öne çıkan siyasi başlıkları incelemiştik. 

 

Şimdi ise yine Londra’da 29–30 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlenen “Peace and Democratic Integration Conference” başlıklı konferans gündemde. 

 

Önceki iki toplantının ardından gelen bu konferansta anayasal düzenleme, yerel yönetimler, yetki devri, özerklik, özyönetim ve demokratik entegrasyon gibi başlıkların öne çıkması, söz konusu toplantıların içerikleri ve aralarındaki devamlılık açısından ayrıca değerlendirilmesini gerekli kılıyor.

 

Londra’da 29-30 Eylül 2026 tarihlerinde düzenlenen “Peace and Democratic Integration Conference” (Barış ve Demokratik Entegrasyon Konferansı), Türkiye’de yürütülen pkkya af ve Türkiye’yi parcalama süreci, anayasal düzenlemeler, yerel yönetimler, yetki devri, siyasi katılım ve silahlı çatışmadan demokratik siyasete geçiş başlıkları etrafında şekilleniyor.

 

Konferans, resmî açıklamaya göre Centre for Kurdish Affairs tarafından Londra’daki Institution of Mechanical Engineers, One Birdcage Walk adresinde düzenleniyor.

 

Organizatör konferansı; barış, demokratik katılım ve siyasi çözüm başlıkları altında tanımlıyor.

 

Ancak benim açımdan mesele yalnızca konferansın kullandığı kavramlar değildir.

 

Asıl değerlendirilmesi gereken, “demokrasi”, “insan hakları”, “eşit yurttaşlık”, “yerel yönetim”, “yetki devri”, “özyönetim” ve “demokratik entegrasyon” gibi kavramların hangi siyasi ve anayasal hedefler doğrultusunda kullanıldığıdır.

 

Çünkü bir siyasi hareketin veya çevrenin doğrudan “Türkiye’yi böleceğiz” demesi gerekmez. Siyasi hedefler çoğu zaman farklı kavramlar ve kurumsal öneriler üzerinden ortaya konulabilir.

 

Bu nedenle bu konferansın programında yer alan özerklik, devolution, self-government, yerel karar alma, merkezî ve yerel makamlar arasında yetki dağılımı, mali kapasite, dil ve kamu yönetimi ile yerel yönetimlerin anayasal korunması gibi başlıkların Türkiye’nin üniter devlet yapısı açısından ayrıca değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

 

TERÖRİST ELEBAŞININ MESAJI

Konferansta pkk elebaşinin gönderdiği mesajı da okundu. Mesajda silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş, “demokratik toplum”, anayasal ve yasal reformlar, yerel yönetimler, dil ve kültür, siyasi katılım ve farklı kimliklerin tanınması gibi başlıklar öne çıkarılıyor.

 

Öcalan’ın mesajında ayrıca pkk’nin tarihsel misyonunun tamamlandığı ve örgütün eski biçiminden yeni bir siyasal forma geçmesi gerektiği ileri sürülüyor.

 

Burada özellikle “demokratik entegrasyon” kavramı dikkat çekiyor. Entegrasyonun asimilasyon olmadığı ve farklı kimliklerin korunmasıyla demokratik bir bütünleşmenin mümkün olduğu savunuluyor.

 

Benim eleştirim ise tam bu noktadadır:

 

Demokratik entegrasyon adı altında Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter yapısını, anayasal vatandaşlık anlayışını ve merkezî devlet düzenini değiştirecek bir siyasi model mi ortaya konulmaktadır?

 

Bu sorunun cevabı, yalnızca kullanılan güzel ve demokratik kavramlarda değil, önerilen anayasal ve idari düzenlemelerde aranmalıdır.

 

TÜRKİYE’DE KİMİN HAKKI DAHA AZ?

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 10. maddesi vatandaşların kanun önünde eşitliğini düzenlemekte, 66. madde ise Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğunu belirtmektedir.

 

Bu nedenle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı bakımından bir vatandaşın Kürt, Zaza, Arap, Laz, Çerkes, Gürcü, Boşnak, Arnavut, Ermeni, Rum, Süryani veya başka bir aile kökeninden gelmesi, onun diğer vatandaşlardan daha az veya daha fazla vatandaş olduğu anlamına gelmez.

 

Türkiye’de asıl tartışılması gereken, herhangi bir etnik grubun diğerinden üstün olup olmadığı değil; bütün vatandaşların aynı hukuk düzeni içerisinde hangi haklara sahip olduğudur.

 

Bu nedenle “Kürt meselesi” şeklindeki siyasi tanımlamanın da sorgulanması gerekir. Kürt vatandaşların varlığı başka şeydir; Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşlık düzeninin etnik gruplara göre farklılaştırılması başka şeydir.

 

KATILIMCILAR VE KONFERANSIN SİYASİ ÇEVRESİ

Konferans programında Osman Baydemir, Serpil Kemalbay, Gültan Kışanak, Gülüstan Kılıç Koçyiğit, Çetin Arkaş, Veysi Aktaş, Yüksel Genç, Nesrin Akgül, Serhun Al ve Amed Dicle gibi isimlerin yanı sıra çok sayıda akademisyen, gazeteci, araştırmacı ve farklı ülkelerdeki barış süreçleriyle bağlantılı uzman yer alıyor.

 

Programın uluslararası bölümünde Michael Keating, Matthew Whiting, Michael M. Gunter, Phil Clark, Louis Lemkow, Vasileios Fouskas ve farklı ülkelerdeki barış süreçlerinden gelen başka isimler de bulunuyor.

 

Benim değerlendirmeme göre bu katılımcı profili, konferansın yalnızca silahların bırakılmasıyla ilgilenmediğini; pkk/kck çizgisindeki siyasi hareketin çatışma sonrasında nasıl bir siyasi ve kurumsal yapıya dönüşeceği meselesini de tartıştığını gösteriyor.

 

Burada kişilerin tamamının hukuken veya resmî olarak pkk üyesi olduğunu ileri sürmek ayrı bir iddia olur.

 

Ancak benim siyasi değerlendirmem, konferansın önemli bölümünün pkk/kck çizgisiyle bağlantılı siyasi çevrelerin taleplerini ve geleceğe ilişkin siyasi perspektiflerini uluslararası bir platformda tartışmaya açtığı yönündedir.

 

“DEMOKRASİYMİŞ” VE “İNSAN HAKLARIYMIŞ”

Konferansın açıklamalarında demokrasi, insan hakları, eşit yurttaşlık, kadınların katılımı, azınlık hakları, yerel demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar sıkça kullanılıyor.

 

Bu kavramların kendisine karşı çıkmak başka bir şeydir; bu kavramların hangi siyasi sonuçlara bağlandığını sorgulamak başka bir şeydir.

 

Benim açımdan asıl soru şudur:

 

Demokrasi ve insan hakları söylemi, Türkiye’nin üniter devlet yapısını değiştirmeye yönelik siyasi taleplerin meşruiyet zemini olarak mı kullanılmaktadır?

 

Çünkü programda yalnızca bireysel haklar değil; özerklik, yetki devri, özyönetim, yerel ve bölgesel yönetim modelleri ile anayasal güvence gibi devletin siyasi ve idari yapısını ilgilendiren konular da tartışılmaktadır.

 

Dolayısıyla bu konferansı değerlendirirken yalnızca başlıklara değil, bu başlıkların Türkiye açısından ortaya çıkarabileceği siyasi sonuçlara bakılması gerektiğini düşünüyorum.

 

ULUSLARARASI ÖRNEKLER NEDEN GETİRİLİYOR?

Konferansın ilk gününde Kuzey İrlanda, Bask Bölgesi, Kolombiya, Güney Afrika, Kıbrıs, İskoçya, Galler, Güney Tirol ve Katalonya gibi örnekler ele alınıyor.

 

Bu ülkelerin ve bölgelerin farklı tarihleri, hukuk sistemleri ve siyasi şartları bulunmaktadır. Ancak ortak başlıklardan bazıları; güç paylaşımı, anayasal düzenleme, yerel yönetimler, yetki devri, özerklik ve farklı siyasi toplulukların aynı devlet içerisindeki konumlarıdır.

 

Bu nedenle bu örneklerin Türkiye açısından neden seçildiği ayrıca sorgulanmalıdır.

 

Benim açımdan konferansın en önemli siyasi boyutlarından biri de budur:

 

Türkiye’nin mevcut üniter yapısının geleceği bakımından başka ülkelerdeki özerklik, yetki devri ve özyönetim modelleri neden özellikle incelenmektedir?

 

“DEMOKRASİ GETİRME” SÖYLEMİ

Uluslararası siyasette “demokrasi”, “insan hakları” ve “özgürlük” söylemlerinin geçmişte farklı dış politika müdahalelerini meşrulaştırmak için kullanıldığına yönelik ciddi siyasi ve tarihsel tartışmalar bulunmaktadır.

 

Özellikle Irak ve başka müdahale örneklerinde, demokratikleşme ve insan hakları gerekçelerinin askerî müdahalelerle birlikte kullanılması bugün hâlâ tartışılan konulardır.

 

Bu nedenle herhangi bir siyasi hareketin veya uluslararası aktörün “demokrasi”, “insan hakları” veya “barış” ifadelerini kullanması, tek başına önerilen siyasi projenin niteliğini belirlemez.

 

Bir siyasi projenin ne söylediğinden çok, ortaya koyduğu anayasal, siyasi ve idari modelin Türkiye açısından ne anlama geleceğine bakılmalıdır.

 

ÜNİTER TÜRKİYE

Türkiye Cumhuriyeti’nin üniter devlet yapısı, yalnızca idarî bir teknik düzenleme değildir. Devletin bütünlüğü, vatandaşlığın ortak niteliği ve ülke genelinde tek hukuk düzeninin bulunması Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasal sisteminin temel unsurları arasındadır.

 

Bu nedenle yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ile devletin siyasi ve egemenlik yapısının değiştirilmesi birbirinden ayrılmalıdır.

 

Yerel yönetimlerin etkin olması başka bir konudur.

 

Özerklik, özyönetim ve bölgesel siyasi yetki paylaşımı üzerinden yeni bir anayasal yapı kurulması ise başka bir konudur.

 

Londra konferansının programında bu ikinci alanla ilgili kavramların açık biçimde bulunması, konferansın Türkiye açısından siyasi olarak tartışılmasını gerekli kılmaktadır.

 

SONUÇ

Londra’da gerçekleştirilen bu konferans, kendi açıklamasına göre barış ve demokratik entegrasyonu tartışmaktadır.

 

Fakat benim değerlendirmeme göre mesele bundan daha geniştir.

 

Konferansta Öcalan’ın mesajının okunması, pkk’nin silahlı döneminden sonraki siyasi dönüşümünün tartışılması, yerel yönetimler, anayasal reform, yetki paylaşımı, özerklik, özyönetim ve farklı ülkelerdeki bölgesel yönetim modellerinin incelenmesi, konferansın Türkiye’nin gelecekteki siyasi ve idari yapısına ilişkin tartışmalar yürüttüğünü göstermektedir.

 

Bu nedenle bu girişimi yalnızca “barış konferansı” olarak görmek yeterli değildir.

 

Asıl mesele, “barış”, “demokrasi”, “insan hakları” ve “eşit yurttaşlık” gibi kavramların arkasında Türkiye için nasıl bir siyasi model tasarlandığıdır.

 

Türkiye’de herkes hukuk önünde eşit vatandaş olmalıdır.

 

Ancak eşit vatandaşlık ile etnik temelli siyasi yapılanma aynı şey değildir.

 

Demokratik siyaset ile silahlı örgütlenme aynı şey değildir.

 

Yerel demokrasi ile devletin siyasi ve egemenlik yapısının değiştirilmesi aynı şey değildir.

 

İnsan hakları ile bir devletin üniter yapısının değiştirilmesi talebi de aynı şey değildir.

 

Bu nedenle Londra’daki konferansın tartışılması gereken asıl yönü, kullandığı kavramlardan çok Türkiye’nin gelecekteki anayasal, siyasi ve idarî yapısı hakkında hangi fikirleri ve modelleri gündeme taşıdığıdır.

 

 

Diva Otel

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
Haas Taş Sanatları