Suskunluk Sarmalı: Hakkımızı Savunmak Neden Canımızı Yakıyor?
Haydi gelin bu konunun derinine inelim..
"Her şeyin temeli çocukluğumuz... Çocukken bize en çok hangi kelime öğretildi, hatırlıyor musunuz? 'SUS.' 'Haklı olsan da sus çocuğum, sesini çıkartma, kavga çıkmasın, huzursuzluk olmasın...'
Saygısızlık elbette yapmayacağız; ama bu kelimeler erişkin yaşlarımıza geldiğimizde bize nasıl karşılık verdi, hiç düşündük mü? Bizler; hakkını savunmayı bir 'özgürlük' değil; ucu cezaya, dışlanmaya ve korkutulmaya çıkan bir 'tehlike' olarak kodlayan ailelerin ve bir kültürün gölgesinde büyüdük. Hatta sesimiz biraz çıkacak olsa taşlandığımızı; hak ve özgürlük temelinde savunulan düşüncelerin toplum tarafından 'agresiflik' olarak yorumlandığını gördük. Adaletini sevdiğim dünyada, ne çok adaletsizliğe maruz kaldık…"
Bugün yetişkin birer birey olduğumuzda bile, en doğal hakkımızı talep ederken kalbimizin hızla çarpması, boğazımızın düğümlenmesi ve içimizi kaplayan o tarifsiz suçluluk duygusu işte bu yüzden. Biz daha çocukken 'uslu' olmak adına kendi sınırlarını feda eden kurbanlar olarak yetiştirildik. 'Uslu olursan daha çok sevilirsin, aklı başında olmalısın, hatta iyi bir tahsilin olmalı...'
Bize hakkımızı savunmayı öğretmediler; bizlere mücadele etmeyi değil izlemeyi, sessiz kalmayı bellettiler. Hakkımızı ararken korkmayı öğrettiler. Ve ne yazık ki, çocukken ruhumuza ekilen o korku tohumları, yetişkinlikte hayatımızı kuşatan devasa sömürü mekanizmalarına dönüştü.
Evden İş Hayatına: Manipülasyonun Sinsi Yüzü
Çocukken babasının veya annesinin bağırmasını duymamak için Anne-Baba’nın gözde çocuğu kategorisinden çıkmamak için ‘’hakkından vazgeçen’’ o çocuk, büyüğünde iş hayatında müdürünün gözünden düşmemek için fazla mesaisinin, emeğinin,hakkının yenmesine göz yuman bir yetişkine dönüşüyor. İş dünyası,tam da bu çocukluk travmalarımızdan besleniyor. Sınır çizmek istediğinizde veyahut uyarıda bulunma istediğinizde adınız ‘’Uyumsuz,agresif,anlaşamayan’’a çıkıyor.
Emeğinizi talep ettiğinizde,sanki şirkete ihanet ediyormuşsunuz büyük ayıpyapmış gibi bir suçluluk psikolojisi üzerinize boca ediliyor.
Bu, profesyonellik maskesi takmış açık bir manipülasyondur.
Aynı sinsi döngü ikili ilişkilerde de yakamızı bırakmıyor. Güzel,başarılı bir kadın egosal duyguları güçlü olan bey ile beraberliğinde ‘’Eğer beni sevseydin bunu yapmazdın’’ daha kötüsü cinsiyet ayrımı üzerinden duygu istismarları,partnerinizin kendi hatalarını size yükleyerek sizi kendi aklından şüphe ederek getirdiği o karanlık odalara (gaslighting) çıkıyor. Hakkını arayan insanı ‘’bencil’’,sınırçizen insanı ‘’vefasız’’ haksızlığa ses çıkaranı ise ‘’huzur bozan’’ ilan eden o görünmez el,toplumsal hafızamıza işledi. Birinin bize kendini suçlu hissettirerek kendi isteğini yaptırması emeğimizi,duygusal zayıflıklarımızı sömürmesi bunu da ‘’fedakarlık’’ adı altında gizlemesi…. Bunlar sadece ‘’ilişki veya iş problemleri’’ değildir. Bunları, bir insanın ruhsal bütünlüğüne,özsaygısına ve varoluşu a yapılmış açık birer saldırıdır.
Görünmez Şiddet: Duygusal İstismarı Suç Olmalı!
Fiziksel bir darbe aldığımızda morluğu görür,polise gider gerekli mecralarda haklarımızı savunur somut bilgiler elde eder yasaya sığınırız. Ancak ruhumuz manipülasyonla,psikolojik şiddetle parça parça edilirken sığınaca bir yasamız,bizi koruyan bir kalkanımız yok. Bir insanın duygularını istismar etmek,onun gerçeklik algısıyla oynamak,korkutmak,kendi lehine çekmek,mevcut durumunu şüphe içerisine almak bireyin temel hak ve özgürlüklerine doğrudan bir müdahaledir. Çünkü bu sinsi süreçte asıl zarar gören ; insanın özgüveni,yaşama sevinci ve kendi haklarını savunma iradesidir.
İşte tam da bu yüzden; manipülasyon ve duygu istismarı,bireyin ruhsal bütünlüğünü tehdit eden nitelikli bir ihlal olarak ele alınmalıdır.
İçimizdeki Mahkeme ve Gerçek Adalet
Toplumca girdiğimiz bu sinik duygu durumundan,butoplumsal ve bireysel sıkışık halden çıkmanım yolu, önce kendi içimizdeki mahkemede beraat etmekten geçiyor. Hakkımızı savunurken hissettiğimiz o korku ve suçluluk bize ait değil. Çocukluktan kalan mirastır.
Sınır çizmek bir kabahat değil,hakkınızı aramak kabahat değil ruhsal bir hayatta kalma zorunluluğudur. Sesimizi yükseltmek saygısızlık değil,kendimize olan saygımızın en büyük nişanesidir. Manipülatörlerin,duygu hırsızlarının ve emek sömürücülerinin cezasız kalmadığı,insanların haklarını ararken korkmadığı bir dünya hayal değil,en temel hakkımızdır. Ve bu hak, biz susmayı bıraktığımız,içimizdeki o korkmuş çocuğun elinden tutup ‘’Artık güvendesin ve haklısın’’ dediğimiz gün teslim alınacaktır.
Not: Bu yazı; manipülasyona uğramış, o manipülasyon karşısında ne yapacağını bilememiş,’’Neden sürekli bunu yaşıyorum?’’ sorusunun cevabını arayan ve en doğal hakkını savunurken bile kendini kötü hisseden,Tek başına kendini savunmak zorunda kalan yolculuğunda haksızlığa maruz kalmış tüm ruhu güzel kardeşlerime… Önce benden bana,benden de size gelsin.
Yeryüzünde birer öğretmenim olarak hayatıma giren,benibüyüten tüm o kötü tecrübelerime de çokça sevgiler…
Gamze Arslan
Yaşam ve Farkındalık Koçu

























































Yorum Yazın