BİR NESLİN BULUŞMA NOKTASI KÖPRÜBAŞI
Antakya’da bir yer vardı.
Adını duyan herkesin aklına ilk künefe kokusu, sonra da kalabalık
50 küsür yıl boyunca şehrin kalbi orada attı.
Köprübaşı...
Tam karşısında Ulu Cami vardı.
Yılların camisi. Dimdik ayakta. Sanki bize "unutmayın" der gibi her gün oradaydı.
Köprüden geçmeden önce şadırvanında yüzünü yıkamadan olmazdı. Bir avuç su, bir "Bismillah". Ondan sonra adım atılırdı o köprüye.
Sonrası hep Köprübaşı’ydı.
Sağ tarafta kocaman PTT, tam karşısında belediye.
Sol tarafta ise Antakya’nın, Hatay’ın en ünlü künefecileri.
Sıcak tepsiden dumanı tüten künefe. Üstüne dökülen şerbetin sesi. Yanında Maraş dondurması.
Künefe yemeden Köprübaşı’ndan geçmek olmazdı. "Bir dilim daha" diyenler, "sonra rejime başlarım" diyenler... hepsi oradaydı. Orası künefenin, dondurmanın, tatlı sohbetin merkeziydi.
Hemen yanında oyuncakçılar. Vitrinlerde uçan helikopterler, pilli arabalar. Bayram öncesi çocukların gözleri orada kalırdı.
Biraz ileride yeraltı çarşısı. Antakya’nın ilk yeraltı çarşısı oradaydı. Züccaciye dükkanları, çeyizlikler, ışıldayan tabaklar. Gelinlik telaşı, çeyiz telaşı hep oradan geçerdi.
Köşede Milli Piyango bayileri. "Şansımıza yaver giderse" diye bilet alanlar. Künefeden çıkar çıkmaz "bir tane de şans bileti alalım" diyenler.
Jetonlu telefon kulübeleri. "Anne geldim" diyen asker sesleri. Askerler yemin töreninden sonra hep oradaydı. Aileler kucaklaşır, fotoğraf çeker, bir bardak su içerdi.
Gençler orada buluştu. "Köprübaşı’nda bekliyorum" cümlesi 50 yıl boyunca hiç değişmedi.
Büyüklerimiz oraya oturdu. Elinde tesbih, yüzünde güneş.
Emekliler dinlendi. Arabalar geçti. Otobüsler durdu. Çocuklar koştu.
Bir kuşak değil, bir nesil geçti oradan.
Anne geçti, baba geçti, evlat geçti.
Amca geçti, dayı geçti, teyze geçti.
Nişanlısıyla el ele geçen de oldu, torunuyla yürüyen de.
Kimi okula, kimi askere, kimi işe... kimi de sadece künefe kokusuna ve hatıraya.
Deprem geldi. Şehir yıkıldı.
Ama Köprübaşı dimdik ayakta kaldı. Enkazın ortasında bize "ben buradayım" dedi.
Şimdi ise kepçeler giriyor. Beton düşüyor.
Demek ki zamanı gelmiş. Demek ki yıkmak değil, onarmak için.
Çünkü Hatay yeniden ayağa kalkıyor.
Hayaller kuruldu, umutlar yeşerdi.
Depremde yıkılmayan bu köprü, şimdi geçmişle birlikte sökülüyor.
Daha güzel günlere, daha güzel bir köprüye yer açmak için.
Köprübaşı gidiyor ama içimizde kalıyor.
Ulu Cami’nin gölgesinde, şadırvanın suyunda, künefenin şerbetinde kalıyor.
Dondurmanın soğukluğunda, piyango biletinin umudunda kalıyor.
Bizim çocukluğumuzda, gençliğimizde, bugünümüzde kalıyor.
Güle güle Köprübaşı.
Sen Antakya’nın en çok ayak izi olan yerin.
Yıkıldın belki, ama hatıran yıkılmadı.
Ve biliyoruz ki; senin yerine gelen köprü, senin taşıdığın umutları da taşıyacak.
Daha güzel günlere... Daha güzel köprülere...

























































Yorum Yazın