Bir Şehidin Arkasından Konuşmak, Hangi İnanca Sığar?
Hikmetli düşüncede şöyle bir söz vardır: “Kişinin nazarı ne ise manzarası da odur.” Yine darb-ı mesel bir ifadeyle, adamın ne söyleyeceği ağzını büzüşünden belli oluyor.”
İslâm, İslâmî şahsiyetler ve değerler üzerinden söz edecek bir adamın öncelikle onlara ait ölçütleri göz önünde bulundurması gerekmez mi? Bir din ve onun müntesibi hakkında konuşurken ve yazarken, başka bir dinin ve müntesiplerinin üzerinden yargılamaya çalışmak, kompleksini aşamamış ezik insanların karakteri olsa gerektir. Gordon Allport’un kendi felsefesiyle orantılı görüşleri, ne zamandan beri Müslümanlara ışık olmuştur? Onun ortaya koyduğu anlayışı ifade eden kendi kavramlarımız, neden dile getirilmez? İçsel dindarlığın İslâm inancındaki karşılığı, daha doğrusu ifadesi, ihlas ve samimiyet değil midir? Dışsal dindarlığın açılımı münafıklık ve hatta şirk kavramlarıyla izah edilemez mi? Ama Batı düşüncesi karşısında kompleksli olanlar için daha eksantrik, daha fosforlu deyişleri kullanmanın havası bir başka oluyor. Burada dindarlık olgusunu, Batılı bir müsteşrike dayandıracak kadar kendi değerlerine yabancılaşan bir zihniyet, açıkça görülmektedir. Bu tip aydınları, Cemil Meriç, "Batı’nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket" olarak değerlendirmektedir.
Pek çok şey bildiğini sanan birisi, intibalarını sıraladıktan ve kabul edildiğine/edileceğine kendince inandıktan sonra, oturduğu zemini hak ettiğini göstermek için hiçbir ölçü tanımadan, artık esas amacını ifade eden zırvalarını kusmaya başlayabiliyor.
Bakıyorsunuz kalkmış, mazlum ve şehit olmuş bir insana pervasızca dil uzatmak ve tek gayesi bir yerlere mesaj vermek ve yaranmak için, aslı astarı olmayan bir takım dedikodulara yaslanarak iftira yolunu tercih etmektedir. Meselenin en esaslı tarafı da iddialarının hiç birisine sağlam bir delil getirmeyişidir. Bu düpedüz iftiradır ve kul hakkıdır. Bu, kendisinin dayandırdığı dışsal dindarlığın kendisinde tahakkuk etme halinin dışa vurumudur.
İddialarının hangi birini konuşalım, hangi birinin iler tutar tarafı vardır? Cahil, cesur olur kabilinden, sosyolojiden, dinden girmiş, tatmin olmamış, tarihe dalmış… tutana aşk olsun! Ne demişler “Baban öldüyse, yalanları da ölmedi ya!” Güzel bir miras; devam… Hemen soralım, çokbilmiş tarihçimize: topraklarımızda 31 Mart denen bir vakıa yaşanmış, bu konuda okuyucuyu aydınlatmak gerekmez mi? Yoksa unutuldu mu? Her şeyi bilen siz varken(!) bu konuda İsmail Hami Danişmend de kim oluyor ki ona kulak verelim. Selim Sırrı Tarçan’ın bu olayda rolü var mıdır? Onu da bilmek ister okuyucu. Başka? Dersim olayı bu zatı şahaneleri ilgilendirmiyor mu? Sahi neydi bu olay? Tarihten ve tarihi şahsiyetlerden söz eden bu çokbilmiş yazarımız değil miydi? Başka? Said Nursi’den, Mehmet Akif Ersoy’dan neden söz edilmemiş? Milli mücadelede bizzat M. Kemal’ın isteği üzerine Akif, Sebilürreşad’ın takım taklavatı ve çocuğu ile birlikte behemehâl Ankara’ya intikal etmedi mi? Şehir şehir dolaşarak milleti bu mücadele konusunda bilinçlendirmedi mi? Sebilürreşad’da çıkan makaleleri, cephedeki askerlerin maneviyatını güçlendirmek için okunmadı mı? Bunları merak ediyor okuyucu! Ahlaki yapıyı anlatmak ve anlamak için Allport’a mı ihtiyacı var? Kendi bilge şahsiyetleri varken. Madem tarihten ahkâm kesiliyor, şu sorunun özellikle cevaplandırılması okuyucunun hakkı olduğunu düşünüyorum. Tabi, bağlı olunan yerler açısından bir endişesi yoksa! M. Kemal’ın Milli Mücadele için yanına çağırıp mücadele etmesini istediği Mehmet Akif, neden Mısır’a gitti ve on küsur yıl orada kaldı?
Gelelim İskilipli Atıf Hoca meselesine. Evvel emirde şunu ifade edelim ki bir müminin bir mümin hakkında yegâne düşüncesinin hün-ü zan üzere olmasıdır. Onun hakkında verilen/getirilen haber için C. Allah’ın emri son derece açıktır: “Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri, size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât Suresi 6. Ayet)
Bir haberle ilgili olarak bu kadar titizlenmeyi emreden İslam, bir mümini, işkembe-i kübrasına dayandırarak onu dinin dışında tutmaya kalkışırsa, biline ki iki kişiden biri mutlaka dinin dışında olacaktır. Bu dinin elçisi buyuruyor ki; “"Herhangi bir Müslüman, diğer bir Müslümanı tekfir ettiğinde o kâfirse kâfirdir, değilse kendisi kâfir olur." (Ebu Dâvûd).
Bu ölçüleri göz önünde bulundurarak şu durumu anlayabiliriz: Eğer Atıf Hoca, gerçekten bu vatanın ve bu milletin aleyhine düşmanla iş birlikteliği yapmışsa, onun hükmü bellidir. Ama kendi heva ve heveslerimize uyarak kıytırık/zırva bilgilere veyahut dedikodulara dayanarak hiçbir araştırma yapmadan Müslüman biri tekfir ediliyorsa bilinsin ki tekfir edenin hesabı zordur ve ahiretteki yerine şimdiden hazırlansın.
Hatasını anlamak yerine, “tarihsel perspektif, bir kişinin sadece bir risale yazmış olmasından ziyade, ülkenin varoluş mücadelesi verdiği bir dönemde hangi safta yer aldığına ve toplumsal birliği bozucu faaliyetlerde bulunup bulunmadığına bakmayı gerektirir” dediği konuda ifade etmeye çalıştığımız gibi pek çok tarihçinin yazdığını göz ardı ederek böyle bir isnatta, daha doğrusu bir itham ve iftirada bulunmanın yegane açıklaması, “Dış güdümlü dindarlık anlayışının en çarpıcı tezahürlerinden biri” kendisinin olduğunu, kendi ifadesiyle ortaya koymuş olmaktadır
Diğer taraftan İskilipli ’ye yapılan itham ve iftira kesmemiş olacak ki, tarihi gerçeklik olarak bu konuda araştıran ve yazanları da aynı kefede değerlendirdiği görülmektedir. Hem de “Ali Şeriati’nin; ‘Eğer bir yerde yangın varken birisi sizi namaza çağırıyorsa, o hainin davetidir’ şeklindeki ifadesi, bu çarpık dindarlık algısını deşifre eden en net eleştirilerden biri” olduğunu söyler. Devamında; “Memleket işgal altındayken, bağımsızlık için canını ortaya koyanlara karşı fetva verenleriveya işgal güçleriyle iş birliği yapanları destanlaştırmak, dini değerlerin ahlaki özünden koparılarak siyasi bir kalkan olarak kullanıldığını göstermektedir” diye pervasızca ve bağlamından kopararak bu cümleleri kurabilmektedir. Bilmez ki merhum Sütçü İmamının da, kurtuluş mücadelesinde Ali Şeriati gibi davrandığını. Hangi Müslüman, yurdu istila edilirken namazı veya başka bir nüsuku öncelemiştir. Bu yapılan ve söylenenin, işine geldiği gibi meseleyi çarpıtmanın adı olsa gerektir.
Maalesef, Amerika’da Conilerin kucağına oturmuş, bu milletin ve ülkenin düşmanı Feto’nun fiiliyat ve söylem tarzını içselleştirmiş bir zihniyetin yansımalarını burada da görmekteyiz. Kendisi de, Amerika’dan olay ve olguları böyle görüyor, daha dorusu görmek istiyor ve öylece değerlendirip yorumluyor.
Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Bir kimsede, eğer ilim/bilim haysiyeti ve onuru varsa, itham ve iftira etmeden her söylediğini ve yazdığını belgelere dayandırarak ortaya koyması, insani, vicani ve ahlâkî bir gerekliliktir.
Mademki Âşık Yunus’un bir söylemi dayanak alınmıştır.
O zaman bize düşen de onun dörtlüğüyle yazımızı noktalamaktır:
“Derviş Yunus bu sözü
Eğri büğrü söyleme
Seni sıgaya çeken
Bir Molla Kasım gelir”

























































Yorum Yazın