Reklamı Geç
arslanoğlu 800x600
Lufian
Çelik Sigorta
Çelik Sigorta
İsmail Cingöz

İsmail Cingöz

Mail: [email protected]

EGE VE DOĞU AKDENİZ COĞRAFYASINDAN ALINACAK DERSLER

EGE VE DOĞU AKDENİZ COĞRAFYASINDAN ALINACAK DERSLER

İsmail CİNGÖZ

Doğu Akdeniz ve Ege sahalarında uluslararası hukuku hiçe sayan ve “Batı’nın şımarık çocuğu” sıfatına yaraşır şekilde Türkiye ile sık sık karşı karşıya gelen Yunanistan’ın son günlerdeki pervasız çıkışları, sürecin sıcak çatışma riskine dayandığı değerlendirmelerine sebep olmaktadır. Lakin yaşanan sürecin kendisi için ne kadar vahim sonuçlara varacağını bildiği halde “verilen bir takım finansal ve askeri destekler(!)” ile Türkiye’ye kendi söylemlerini kabul ettirebileceğine ve hatta olası bir sıcak savaş halinde alt edebileceğine inanan/inandırılan Yunanistan, sonucun 1821-1922 sürecinde olduğu gibi yandaşları vasıtasıyla yine kazanabileceğini zannettiği anlaşılmaktadır. Zira 1821-1922 sürecinde Batı’nın neredeyse sonsuz desteği ile Osmanlı Devleti aleyhine sürekli topraklarını genişlettiği bir dönem yaşamıştır.

Doğu Akdeniz ve Ege sahasında yaşanan olayların daha iyi anlaşılması için tarihi süreci kısaca hatırlamak faydalı olacaktır.

Balkanlar’a Türklerin Batı Kolu olan İskitlerin (Sakalar) M.Ö. II. yüzyıldan itibaren Karadeniz’in kuzeyinden başlattıkları göçler, M.S. IV. yüzyılda Hun Türkleri, V. Yüzyılda Avar Türkleri, IX. yüzyılda Peçenek Türkleri ve XI. yüzyılda ise Kuman/Kıpçak Türkleri ile devam etmiştir. İlk gelen bu Türk boyları içerisinde Bulgar, Oğuz ve Ogur Türklerinin de bulundukları bilinmektedir. Günümüzde Yunanistan sınırları içerisinde yer almakta olan Batı Trakya bölgesine yerleşenlerin, Türk boyunun çoğunlukla Peçenek ve Kuman’lar olduğu bazı kaynaklarda görülmektedir.

XIV. yüzyıldan itibaren Anadolu üzerinden gelen Oğuz Türkleri önce Trakya, ardından Balkanlar ve Avrupa içlerine kadar uzanan çok geniş sahaya yerleşmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’nin 1356’da başlattığı fetih hareketleri ile Batı Trakya ve Balkanlar Türkleşmeye ve Türk yurdu olmaya başlamış, genel olarak barış içerisinde geçen ve 550 yıla varan bir hakimiyet dönemi yaşanmıştır. 1683 Viyana Bozgunu ile başlayan geri çekilme süreci, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile adeta bir kırılma noktası olmuştur.

Ancak bu süreçten önce bir başka bölgede Mora Yarımadası’nda bir kaybediş ve geri çeklime yaşanmıştır. 1769 ve 1787’de yaşanan iki başarısız isyandan sonra 1821’de başlayan Mora isyanı 1829’a kadar devam etmiştir. Emperyalist Batı ve Rusya’nın da destekleri sonucu (Britanya, Fransa ve Rusya garantörlüğünde) 1830’da Yunanistan’ın bağımsızlığını elde ederek Osmanlı Devleti’nden ayrılması Balkan bölgesindeki diğer etnik unsurları da harekete geçirmiştir. İyice zayıflamış olan Osmanlı Devleti’nden ayrılmak için yine Batı ve Rus destekleri sayesinde, ardı ardına isyan ederek akabinde bağımsızlıklarını ilan etmeye başlamışlardır.

Osmanlı Devleti’nin bu durumundan istifade etmek isteyen İtalyanlar, Trablus’u almak için 28 Eylül 1911’de Osmanlı Devleti’ne savaş ilan etmiştir. İtalya’nın bu haksız girişimi karşısında Osmanlı Devleti zamanın büyük devletlerine müdahale etmeleri çağrısı yapmış olsa da duymazdan gelinmiştir. Enver Paşa, Mustafa Kemal ve bir grup gönüllü asker ile yerel halkın örgütlenmesi şeklinde yokluklar içerisinde başarılı bir savunma ortaya konulmuştur. Fakat İtalya, Osmanlı Devleti’ni Trablus’un teslimine zorlamak için Mayıs 1912’de Ege’de Oniki Ada olarak bilinen takım adaları işgal etmiştir.

Osmanlı Devleti’nin bu sıkışık durumunu fırsata çevirmek isteyen ve Balkan Birliği adıyla bir araya gelen Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ krallıkları 7 Ekim 1912’de Osmanlı Devleti’ne karşı saldırıya geçtiler. Birinci Balkan Savaşı adı verilen bu savaş ile Osmanlı Devleti’nin Edirne ve Kırklareli dahil Balkanlar’daki topraklarının büyük bir bölümünü ele geçiren Balkan Birliği kuvvetleri, Midye-Enez Hattı’na kadar ilerlediler. Bu durum Osmanlı Devleti’ni İtalya ile barış anlaşmasına mecbur etmiştir.

18 Ekim 1912 tarihinde İsviçre’nin Lozan şehri yakınlarında bulunan Leman Gölü kıyısındaki Ouchy (Uşi) semtinde bir araya gelen Osmanlı ve İtalya delegeleri imzaladıkları Lozan Antlaşması ile Trablusgarp ve Bingazi’den Osmanlı idari personelleri ve askerlerinin

çekilmesi karşılığında Rodos ve çevresinde yer alan Oniki Ada’nın Osmanlı Devleti’ne teslim edilmesi karara bağlanmıştır. İlerleyen zamanda Türk Tarihinde çok büyük öneme haiz olan 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile karıştırılmaması için bu antlaşma; Ouchy (Uşi) Antlaşması olarak anılmaya başlanmıştır. Antlaşmaya rağmen İtalyanlar Oniki Ada’dan çekilmemiş[1], Balkan Savaşları ve ardından da Birinci Dünya Savaşı sürecini fırsat kabul eden İtalya, Oniki Ada’daki işgalini sürdürmeye devam etmiştir.

***

Osmanlı Devleti’nin yenilgisi ile sonuçlanan Birinci Balkan Savaşı sonrası, 30 Mayıs 1913’te Londra Barış Konferansı kararları ile Meriç Nehri’nin batısındaki topraklar tamamen Balkan ülkelerine terk edilmiştir. Ancak bu Savaşı’n ardından işgal ettikleri Osmanlı topraklarının paylaşımı konusunda anlaşamayan Yunanistan, Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ devletleri ile Arnavutluk ve Romanya 16 Haziran-10 Ağustos 1913’te kendi aralarında savaştılar. İkinci Balkan Savaşı adı verilen bu savaş sürecinden yararlanmayı başaran Osmanlı Devleti Dimetoka, Kırklareli ve Edirne’yi geri almayı başarmıştır. Rusya, Bulgaristan ve diğer Batı devletlerinin baskısı ile karşılaşan Osmanlı Devleti’nin geri çekilmek zorunda kaldığı Batı Trakya bölgesinde Yarbay Enver Bey (Enver Paşa) Kuşçubaşı Eşref’in emir komutasında 16 Subay, 100 Er’den oluşan Türk Müfrezesi, bölgede bulunan Türk, Pomak Türkleri ve diğer Müslüman halkı örgütleyerek 31 Ağustos 1913’te Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Devleti’ni kurdular.

10 Ağustos 1913 Bükreş ve 29 Eylül 1913 İstanbul Antlaşmaları ile Batı Trakya tamamen Bulgaristan’a bırakılmış, Osmanlı Devleti de baskılara direnemeyince Batı Trakya Türk Cumhuriyeti 25 Ekim 1913’te kendini feshetmek zorunda kalmıştır. Ancak Batı Trakya Türkleri’nin mücadelesi devam etmiştir. 30 Temmuz 1915’te Batı Trakya Türk Cumhuriyeti ikinci defa kurulmuş fakat 27 Eylül 1917’de yıkılmıştır. Ardından 10 Kasım 1918’de kurulan Batı Trakya Komitesi tarafından 30 Kasım 1918’de Batı Trakya Müdafaa-yı Hukuk Cemiyeti kurulmuş olsa da 15 Ekim 1919’da Fransızlar bölgeyi işgal etmiştir. 27 Kasım 1919’da imzalanan Neuilly Antlaşması ile Gümülcine ve Dedeağaç bölgesi Yunanistan’a bırakılmıştır. Fakat mücadeleden vazgeçmeyen Batı Trakya Türkleri bu defa da 27 Mayıs 1920’de Gümülcine’nin kuzeyindeki Hemetli’de Batı Trakya Hükümeti’ni kurmuşlardır.

10 Ağustos 1920 Sevr Antlaşması ile Yunanistan’a bırakıldığı deklare edilen Batı Trakya’nın Yunanistan’a bağlılığı 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşması ile devam etmiş ve dördüncü defa kurulmuş olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti de 30 Ağustos 1923’te lağvedilmiştir. 30 Ocak 1923’te Türkiye ile Yunanistan arasında imzalanan “Mübadele Sözleşmesi” ile İstanbul’da yaşayan Rumlar ile Batı Trakya’da yaşayan Türkler azınlık statüsü ile mübadele dışı bırakıldılar. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından iç savaş başlayan Yunanistan’da Batı Trakya Türkleri 1 Ocak 1947’de Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni bir daha kurmayı başardılar. Fakat beşinci defa kurulan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti de 25 Ağustos 1949 yılında yine yıkılmıştır[2].

***

Türkiye ile Yunanistan arasında Ege bölgesindeki kıta sahanlığı sorunu başta olmak üzere birçok sebepten yıllardır süren bir anlaşmazlık süregelmektedir.

Anadolu’nun batı ve güney kıyıları ile Yunanistan, Makedonya ve Trakya’nın doğu kıyıları arasında kalan, diğer bir tanımla Asya ve Avrupa kıtaları kıyıları arasında kalan Ege Denizi ile çevrili adaların yer aldığı Akdeniz havzasına dahil coğrafi saha için Ege Bölgesi tanımı yapılmaktadır. Verimli coğrafyası ve stratejik konumu nedeniyle Ege Bölgesi ve Ege Denizi; tarihin hemen her döneminde güç mücadelelerinin yaşandığı bir bölge olarak görülmektedir.

Yaklaşık 214.000 Km2’lik bir sahayı kapsayan Ege Denizi’nde bir kısmı oldukça büyük yüzölçümlere sahip olsa da önemli bir bölümü haritalarda bile gösterilmeye değer bulmayacak, isim bile verilmeyecek kadar küçük kayalıklardan oluşan, 1.000.000 civarında bir nüfusu barındıran ve toplamda 24.000 Km2’lk bir alana sahip olduğu değerlendirilen yaklaşık 10.000

ada, adacık ve kayalıklar yer almaktadır[3]. O nedenledir ki Ege adının tarihte Adalar Denizi olarak geçtiği de görülmektedir.

Kuruluşundan kısa bir süre sonra Ege adalarına sahip olmaya başlayan Osmanlı Devleti, 1533’te Barbaros Hayrettin Paşa’nın Osmanlı Devleti hizmetine girmesiyle, kalan diğer adaları da egemenliği altına almayı başarmıştır[4]. Ege adaları içerisinde Oniki Ada olarak tanımlanan adalar grubunda aslında 14 büyük ada yer almaktadır. Batnoz (Patmos), Lipso (Lipsi), İleryoz (Leros), Kelemez (Kalimnos), İstanköy (Kos), İncirli (Nisiros), Sömbeki (Syme), İlyaki (Telos), Herke (Chalki), Rodos (Rhodes), Kaşot (Kasos), Kerpe (Karpathos), İstanbulya (Astipalaia) ve Meis (Megisti) isimli 14’ü büyük olmak üzere aralarında yer alan onlarca adacıktan oluşan ve Batı Anadolu sahillerini kuzeyden güneye adeta yalayarak dizilmiş olan bu adalar topluluğu Türk literatüründe Menteşe Adaları olarak geçmektedir. Fakat Balkan Savaşları öncesinden itibaren siyasi gerekçelerle Yunanlılar ve İtalyanlar tarafından Oniki Ada olarak tanımlanmaya ve hafızalarda bu şekilde yer almaya başlamıştır[5].

***

Doğu Akdeniz sahasının en önemli adası kuşkusuz Kıbrıs’tır. Girit hariç Ege adalarının neredeyse tamamını hakimiyeti altına alan Osmanlı Devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bölge ticareti için büyük tehlike oluşturan ve korsan barınağına dönüşen Kıbrıs’a 2 Temmuz 1570’te başlattığı kuşatma harekatının 4 Ağustos 1571’de tamamlanmasıyla Kıbrıs, Osmanlı hakimiyetine geçmiştir. Hititler, Fenikeliler, Asurlular, Eski Mısırlılar, Persler, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar, Müslüman Araplar, İngilizler, Lüzinyanlar, Cenevizliler ve Venedikliler’in ardından Türk hakimiyeti başlayan Kıbrıs, ufak deniz ticaret kolonileri hariç tarihinin hiçbir döneminde Yunanların kontrolünde olmamıştır[6].

Kıbrıs’tan sonra Venedik idaresinde bulunan Ege’nin en önemli adası Girit’e yönelen Osmanlı Devleti, 1645’te başlattığı fetih harekâtını 1699’ta başarıyla tamamlamıştır. Girit savaşı sürecinde Venedik’e yardıma gelen Malta Şövalyeleri, Vatikan Papalık ve Fransa kuvvetleriyle de savaşan Osmanlı, Akdeniz’de ikmal yollarını kesen önemli bir kazanım elde etmiştir.

Yunanistan, bağımsızlığını elde etmesinin ardından sürekli olarak Türkler aleyhine olarak Osmanlı’dan toprak almak suretiyle genişleme stratejisi yürütmüştür. 24 Nisan 1830 tarihinden sonra Ege adaları Osmanlı İmparatorluğu ile Yunanistan arasında ikiye bölünmeye başlamıştır[7]. Mora isyanı sürecinde Girit’e de sıçrayan isyan, Batı tarafından şiddetle desteklenmiştir. Giritli Ortodokslar Yunanistan, Rusya, İngiltere, Fransa ve diğer Batılı ülkelerden gördükleri para ve silah yardımı ile isyanlarının yaşandığı sahalarda Türklere, çiftliklere, camilere, tekke ve vakıflara yapılan saldırılar, katliamlar Batı tarafından ısrarla görmezden gelinmiştir. 1876’da Ege’nin bazı adalarının İngiltere tarafından Yunanistan’a verilmesi ise Enosis heveslerinin artmasına sebep olmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nı Osmanlı Devleti’nin kaybetmesi ile Kars, Ardahan ve Batum Ruslara geçmiş; Sırbistan, Karadağ, Romanya bağımsızlığını kazanmış, Bulgaristan Devleti kurulmuş, Bosna-Hersek Avusturya’ya bırakılmıştır. Bu gelişmeler üzerine ortaya çıkan Rus tehlikesi karşısında 4 Haziran 1878’de İngiltere ile savunma anlaşması imzalayan Osmanlı Devleti, Kıbrıs’ın yönetimini “geçici olarak” İngiltere’ye bırakmıştır. Anlaşmaya göre Kars, Ardahan ve Batum’u Rusların terk etmesi halinde Kıbrıs tekrar iade edilecekti[8].

Bu arada devam eden Girit isyanı sürecinde 2 Eylül 1866’da Enosis ilân ederek Girit’i ilhak ettiğini duyuran Yunanistan’ın bu hamlesini Osmanlı Devleti kabul etmemiş olmakla birlikte binlerce Türk de can güvenlikleri nedeniyle Anadolu’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Göç süreci devam ederken plebisit baskısı yapan Fransa, Rusya, İngiltere ve diğer Batılı devletlere direnemeyen Osmanlı Devleti 6 Ekim 1867’de Girit’e “muhtariyet” verdiğini açıklasa da Giritli Ortodokslar kabul etmeyerek isyanı sürdürmüşler ve binlerce Türk akıl almaz yöntemlerle katledilmiştir. Nihayet Yunanistan’ın 18 Aralık 1897’de Girit’i ilhak ettiği kararı Osmanlı’nın protestolarına rağmen değişmemiş ve Girit kaybedilmiştir.

Girit’in kaybedilmesi ile birlikte Oniki Ada’da Yunanistan lehine başlayan isyanlar başarılı olmamıştır. Lakin 1912’de İtalyanlar tarafından işgal edilme süreci ortaya çıkmıştır.

***

Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’nda Almanya’nın yanında yer alınmasını bahane eden İngiltere 29 Ekim 1914’te Kıbrıs’ı ilhak ettiğini açıklamıştır. Osmanlı, bu ilhakın kabul edilmediğini açıklamış olsa da 30 Ekim 1918’de Mondros Mütarekesi ile savaştan yenik olarak ayrılmıştır. Millî Mücadele sonrası 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan Antlaşması ile Türkiye, Kıbrıs’ın İngiltere’ye ait olduğunu kabul etmiştir.

1923 Lozan Antlaşması ile İtalya’nın Oniki Ada’daki işgali de onaylanmış ve 1942 yılında Alman işgaline kadar İtalya hakimiyetinde kalmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nda Almanya ve İtalya’nın yenilmesi üzerine Oniki Ada, İngiltere’nin işgaline maruz kalmıştır. Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ve Sovyet Rusya’nın mutabakatı neticesinde 10 Şubat 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Ada Yunanistan’a verilmiştir.

1923 Lozan Antlaşması ile Türkiye ve Yunanistan’ın ana karadan deniz sınırları kıyıdan 3 milden aşağı uzaklıktaki ada ve adacıkları kapsar[9] şeklinde kabul edilmiştir. Bu hükme rağmen Yunanistan 1940’larda tek taraflı olarak kara sularını 6 deniz miline çıkartmıştır. Yunanistan’ın bu hamlesine sessiz kalan Türkiye, 1964 yılında Yunanistan’ın Ege’de petrol aramaya başlaması üzerine kendi kara sularını da 6 deniz miline çıkardığını ilan etmiştir. Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesi döneminde kara sularını 12 mile çıkardığını açıklayan Yunanistan’a Türkiye’nin “Bu durumu savaş sebebi sayarız!” beyanı üzerine geri adım atmıştır. Türkiye ve Yunanistan’ın kara sularına göre, Ege Denizi’ndeki kontrol oranları; Kara sular 6 mil olursa Türkiye Ege’de %9, Yunanistan %35, açık deniz %56 olurken, 12 mil olduğunda Türkiye %10, Yunanistan %64, açık deniz %26 olmaktadır. Yunanistan, Deniz Hukukunu hiçe sayarak deniz sınırlarını adalardan almakta ve Türkiye’nin tabii uzantısı olan deniz dibi yataklarındaki madenlerden de hak iddia etmektedir[10].

Sonuç olarak;

Kökenleri çok daha eskilere dayansa da Yunanlı yazar Rigas Ferreros’un 1791 yılında Bükreş’te ilk Megali İdea haritasını çizdiği günden itibaren Yunanistan’ın değişmez politikası olmuştur. Bu uğurda Türkiye’nin aleyhine olan her şeyi destekleyen Yunanistan, düşmanımın düşmanı dostumdur politikası ile hareket etmektedir. Yunanistan’da iktidara gelen/gelecek bütün hükümetlerin tek milli politikası Megali İdea’dır ve bu idealin en büyük rakibi ve düşmanı da Türkiye ve Türkler olarak görülmektedir.

Türkiye ile Yunanistan arasında 1926 Atina, 1930 Ankara, 1933 Ankara ve 1951 Türk-Yunan Kültür Antlaşmaları ile 1968 Ankara ve Atina protokolleri kapsamında Batı Trakya’daki Türklerin “Türkçe eğitim alma, vakıf kurma, mülk edinme ve dinî inançlarını yaşama hakları” defalarca garanti altına alınmış olsa da Yunanistan, Batı Trakya başta olmak üzere Türkleri topraklarından kaçırma ve sindirmeye yönelik politikalarını pervasızca sürdürmektedir. 1.000.000’dan fazlası göç etmek zorunda kalsa da bunca baskıya rağmen Batı Trakya’yı terk etmeyen ve sayıları 150.000’e kadar düşen Türkler, bütün baskılara rağmen kültürlerini, geleneklerini, göreneklerini, giyim ve kuşamlarını sürdürerek bu ata topraklarında varlıklarını devam ettirmektedirler.

1974 Kıbrıs Barış Harekatı’nın ardından Türkiye’yi doğrudan hedef almaktan ziyade Türkiye aleyhine faaliyet yürüten her türlü terör örgütlerini destekleyen Yunanistan, her vesilede başta Ege olmak üzere 1923 Lozan ve 1947 Paris Antlaşmalarını sürekli ihlal eden taraf olagelmiştir. Önemli olan husus; Yunanistan kuruluşundan bugüne Batı’nın desteğini görmeden hareket etmemiştir, bundan sonra da edemez.

Yıllardır güçlü devletleri yanına çekerek Türkiye’ye karşı ortak hareket etmeyi prensip edinen Yunanistan, son zamanlarda da aynı strateji ile Fransa, Almanya, İsrail, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar ve ABD ile birlikte Türkiye’nin Ege ve Doğu Akdeniz sahasındaki Münhasır Ekonomik Bölge politikalarını ve sismik araştırmalarını engellemeye çalıştığı görülmektedir. Avrupa Birliği üyeleri arasında birlik ruhunu canlı tutmak, Rusya’yla da

dini/mezhepsel bağları kendi çıkarlarına kullanmak istemektedir. Fakat Doğu Akdeniz’den çıkartılarak Avrupa’ya ulaştırılması planlanan doğalgaz ile Avrupa’nın Rusya’ya olan enerji bağımlılığının azaltılma çalışmaları Yunanistan’ın Rusya’ya yakınlaşma politikası ile çelişmektedir. Türkiye karar alıcı mekanizmaları Rusya’nın bu hassasiyetinden faydalanabilmek için hamleler yapmalıdır.

XVI. yüzyılda Türk hakimiyetine geçen ve Oniki Ada olarak literatürdeki yerini almış olan Menteşe Adaları’nı XX. yüzyılın başlarında kaybetmeye başlayan Türkiye, gelinen süreçte Ege ve Doğu Akdeniz sahalarında Anadolu’ya hapsolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Türkiye, Ege ve Doğu Akdeniz’de hayati öneme haiz haklarını uluslararası hukuk kuralları çerçevesinde ve her ne pahasına olursa olsun korumak zorundadır.

1990’lardaki gücünü yavaş yavaş yitiren ABD bir yandan Pasifik’te Çin ile mücadele ederken diğer yandan Soğuk Savaş yılları görüntüsü sergilemektedir. Rusya ile Çin’in de yönlendirmeleri ile birlikte dünya yeniden iki kutuplu bir sisteme doğru evrilmektedir. Dolayısı ile yeni bir dünya sisteminin dizayn edildiği bir süreç yaşanmaktadır. Türkiye karar alıcı mekanizmalarının bu süreci avantajlı ve daha güçlü bir konuma gelebilmek üzerine kurgulayacağı planları olmalıdır.

Son söz olarak; Girit’te yaşanan isyan ve nihayetinde Yunanistan’a bağlanma süreci konusu Türkiye karar alıcı mekanizmaları tarafından satır satır çok iyi etüt edilmelidir. Zira onca isyana ve katliamlara rağmen savaş meydanında kaybedilmeyen Girit, masada kaybedilmiştir. Türkiye; Kıbrıs, Ege ve Münhasır Ekonomik Bölge hususlarında olası uluslararası barış görüşmelerinde Girit örneğinde olduğu gibi kayıplar yaşamamalıdır.

İsmail CİNGÖZ; Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Uzmanı/M.Sc. – BULTÜRK Ankara Temsilcisi. [email protected]

 

[1] İsmail EDİZ; “İtalya’nın Oniki Ada’yı İşgali ve Güney Arnavutluk Sorunu (1912-1918)”, Akademik İncelemeler Dergisi, C.: 11, S.: 1, ss. 35-59, Yıl: 2016.

[2] Bayram DURBİLMEZ; “Batı Trakya Türk Halk Kültüründe Mitolojik Sayılar”, Zeitschrift für die Welt der Türken, Journal of World of Turks, ZfWT Vol. 3, No. 1 (2011).

[3] Gökhan AK; “Tarih, Deniz ve Egemenlik: Ege’nin Isporadları ‘Menteşe Adaları’nın Dünü ve Bugünü”, Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, XIV/29, ss.283-313, Güz 2014.

[4] Ayhan Afşin ÜNAL; “XVI. ve XVII. Yüzyıllarda Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz-Ege Adaları) ya da Kapdan Paşa Eyaleti”, Erciyes Üniversitesi, Fen-Edebiyat Fakültesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Sayı: 12, Yıl: 2002 (251-261 s.).

[5] Gökhan AK; “Tarih, Deniz ve Egemenlik: Ege’nin Isporadları ‘Menteşe Adaları’nın Dünü ve Bugünü”.

[6] Ergenekon SAVRUN; “Doğu Akdeniz ve Ege Adaları Enerji Koridoru Üzerinden Megali İdea ve Yeni Soğuk Savaş Senaryoları”, Uluslararası Beşeri Bilimler ve Eğitim Dergisi, ss.141-160, Yıl.2018.

[7] Gökhan AK; “Tarih, Deniz ve Egemenlik: Ege’nin Isporadları ‘Menteşe Adaları’nın Dünü ve Bugünü”.

[8] İsmail CİNGÖZ; “Tarih Süzgecinde Kıbrıs Sorunu ve Münhasır Alan Tartışmaları”, Çağ Üniversitesi, South Security School, 28.07.2019.

[9] İsmail SOYSAL; “Türkiye’nin Siyasal Andlaşmaları”, 23 Temmuz 1923 Lozan Barış Andlaşması, I. Cilt (1920-1945), s. 96, Türk Tarih Kurumu, 3. Baskı, 2000

[10] Oğuz KALELİOĞLU; “Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi”, Pelikan Yayınları. s. 180-181, Ankara, 2016.

 

NOT: Bu makale 09.09.2020 tarihinde Ticari Hayat Gazetesi’nde yayınlanmıştır.

Komagene

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar