Reklamı Geç
Güneyler
Özyurt Silah
Musullu Ticret
Tosthane
Nizamettin DURAN

Nizamettin DURAN

Mail: nizamettinfacebook@facebook.com

Tarihe Rağmen Tarih Yazmak! 

 

Tarihe Rağmen Tarih Yazmak! 

Evet, bazı çalışmalarım dolayısıyla uzun zamandan beri yazmıyordum. Ancak zaman zaman arkadaşlarımızın yazılarına göz atıyordum. Ali kardeşimin iki konudaki iki yazısı dikkatimi çekti. Bunlarla ilgili olarak bir iki notu düşmem gerektiği kanaatindeyim:  

Birinci konu: Haftalık yazı yazmayan yazarlarla yolların ayrılacağının bildirilmesidir. Malumaliniz burada yazı yazan arkadaşlarımızın büyük çoğunluğu, ilimiz nezdinde ülkemize faydalı olma çabasında olduğu kanaatiyle bu siteye katkı sağlamaya çalışan kimselerdir. Öyle tahmin ediyorum ki, hiç birisi bunu bir ücret mukabilinde yapmamaktadır. Yani bu sitenin maaşlı memurları değildir. Bu değerli kardeşlerimizin değerli gayretleri teşekkürle karşılık bulması gerekirken yazar sayısının 51’e çıkmasının verdiği müstağnilik haliyle dar günde bizimle beraber olan bu insanlarla yolları ayırmak değil. Saniyen yazılarını aynı gayeyi güden başka gazetelerde yayınlamayacağına dair yazarla bir sözleşmenin olduğunu da sanmıyorum. 

Bu duruma göre, bu açıklamaya dayanak teşkil eden nedenlerin gözden geçirilmesinde büyük yarar olduğu da açıktır. Ancak takdir, tabii ki yöneticiye aittir.  

İkinci konu, Ali Bey’in üslubuna, anlayışına, insana bakışına ters olan 07 Ekim, 2021 tarihli yazıda kullanılan savruk, köksüz, sakil ve ötekileştirici ifadeler ne Ali Bey’in ifadelerine ne de bu platformun değerlerine uymaktadır. Dolayısıyla yazdığımız bu yazı, -tenzih ederek söylüyorum-, ne Ali Bey’i ne de herhangi bir arkadaşı levm etmek, incitmek amacını taşımamakta olduğunu hassaten belirtmek isterim.  

Bu konu, birincisinin üzerinde durmayı bile ortadan kaldıracak kadar mühim ve dehşetengiz; tarihe rağmen tarih yazmak, diye ifadelendirebileceğimiz “yardım etmeyecekseniz dahi zarar vermeyin” başlığı altında yazılmış bir yazı!  

Bu yazının neresini düzelteceksiniz? Tuttuğunuz her yeri elinizde kalıyor. Tam militarist bir kafayla, jakoben 28 Şubat jargonuyla bezenmiş bir yazı. Bu ülkenin ve bu milletin değerlerine savaş açarcasına. İtham ve bühtanlarla dolu, sinsice yazılan ifadeye rağmen zihin kıvrımlarında beslenip büyütülen kötü niyet, sahibini ele vermektedir. Fakat her ne hikmetse bunu açık yüreklilikle ifade etme cesareti ve meziyeti gösterilememiştir. Bulutlara kurşun yağdırırcasına soyut bir obje hedefe oturtularak algı oluşturulmaya çalışılmaktadır. “O dönemin yobaz, gerici, hain İstanbul Hükümetine karşı mazlum Anadolu halkını bu mezalimden kurtarmak için yola çıkanlar…” diye cümle bile diyemeyeceğimiz atmasyonlar gelmeye başlıyor. Kim gerici, kim yobaz, kim hain? Diye sormayın, cevabını alamazsınız.  

Devam ediliyor, çünkü bu cümlelerdeki belirsizliği bir yere yamama amacı gerçekleştirilmek isteniyor ve bu sebeple mevcut hükümete çakmak için bu jaronların bir yere oturtulması gerekiyor ve “1919’da bağnazlığa, yobazlığa, gericiliğe, kökten dinciliğe ve irticaya karşı verilen savaş ile bugün mevcut iktidara karşı girilen demokrasi mücadelesi arasında hiçbir fark yoktur. Ve hatta bu dönemin yobaz iktidarının hâkim olduğu devlet erkleri ve modern imkanları göz önünde bulundurduğumuzda bu dönemin kahramanlarının çok daha zor şartlar altında mücadele etmek zorunda kaldıkları da aşikardır.” 

Dedikten sonra esas niyet kusuluyor. Kime karşı? Hükümete. Ne sebeple?  

Ne olduğunu ve kimler olduğunu söyleyemediği gericilik ve yobazlığı güçlendirdiği iddaasıyla. Tam bir 31 Mart vakası mizanseni gibi. 

 “Ne derseniz, ismini ne koyarsanız koyun fark etmez. 21. Yüzyılın bu döneminde daha önce Cumhuriyet tarihinde hiç bu kadar güçlendiği aşikar olmayan gericiliğe ve yobazlığa karşı çıkılan bu mücadelede hiç kimsenin kendi şahsi çıkarları doğrultusunda mücadeleye zarar verecek ve daha da kötüsü düşmanın o kokuşmuş ağzına laf verecek ne bir şey yapmak, ne laf söylemek haddine değildir, olamaz da. 

Efendiler hepinizden ricamız; bir sonraki seçimin belki de Cumhuriyet Döneminin son seçimi olabileceğinin farkında olmanızdır.” 

Şimdi esas niyet anlaşıldı değil mi? O zaman müsaade buyurulsun da gerçek tarihe yakından bakalım: 

Milli Mücadele’nin Serdarı Mustafa Kemal, kimin yaveriydi ve hangi şartlarda Samsun’a çıktı ve Milli Mücadele’nin başarıya ulaşması için neler yaptı?  

Milli Mücadele'de Mehmet Akif’e,  şiddetle ihtiyaç duyulduğunu ve Mustafa Kemal'in bir telgrafı ile Akif’in, ardına bakmadan ve hiç beklemeden/bekletmeden oğlu Emin'i yanına alarak soluğu Ankara'da aldığını biliyoruz. Emin'in durumu sorulunca, “Ben nerede ölürsem, oğlum da yanımda ölsün!” diyen, vatan söz konusu olunca, canından aziz bildiği ne varsa hepsini bu sevgi uğruna feda eden Akif’in örnek karakterine ve şahsiyetine yakışır tavrı görüyoruz... Daha sonra lüzum üzerine Sebilürreşad dergisi, 25 Aralık 1920’de Ankara’ya taşınır. Kastamonu’daki bu destansı çalışmaları yakından takip ve takdir eden Mustafa kemalAkif ve Eşref Edip’le görüşmek için onları çağırır ve onlara vatanperverane çalışmalarından çok memnun olduğunu, Sevr Muahedesi'nin memleket için ne kadar kötü olduğunu ve Sebilürreşad kadar hiçbir gazetenin bunu ifade edemediğini, manevi cephemizin kuvvetlenmesi konusunda Sebilürreşad'ın büyük hizmeti olduğunu ve bu sebepten her ikisine de özellikle teşekkür ettiğini ifade etmiştir. 

 Kurtuluş Savaşı’nın hangi önderlerle ve hangi değerlerle yapıldığını bilmeyen mi var? Mustafa Kemal’in hutbe okuyuşu din dışı ve gerici bir hareket midir? Sosyolojik bir vakıa olarak bu, bir nevi dini bir eğitimin içinde değerlendirilemezse, o zaman Mustafa Kemal’in bu icra ettiği gerçekliğe bir tanım getirmek gerekmez mi? Yukarıdaki söylem, Osmanlının genç bir subayı olarak Mustafa Kemal’in Kurtuluş Mücadelesi’nde dayandığı temel değerleri ve o muhteşem mücadelenin hakikatini örtbas etmek anlamına gelmez mi? 

Şimdi gelin hep birlikte bu millet ve liderlerini kötüleme niyetinde ve gayretinde olanların serencamına bakalım: 

Sahi siz, 28 Şubat darbesinde neredeydiniz? İnsanlar inançlarından dolayı işinden gücünden ve eğitim hakkından mahrum bırakılırken…  

-Bu süreçte okuma hakkı ellerinden alınan başörtülü kızlarımıza Suudi Arabistan adres gösterilirken, ikna odalarında günlerce taciz ve tazyik edilen gencecik öğrenciler, eğitim hakları gasp edilirken neredeydiniz?   

-Andıçlarla, yazarlar gazetelerinden atılırken, BÇG (Batı Çalışma Grubu) ile insanlar fişlenirken… 

-12 Eylülde “Bir sağdan bir soldan” denilerek gencecik insanlar asılırken…  

-Bu ülkede Bakanlar, Başbakan ve Cumhurbaşkanı öldürülürken… 

-Faili meçhul cinayetlerin ardı arkası kesilmezken...  

-PKK terörü, memleketi kasıp kavururken… 

-27 Nisan 2007’de e-muhtıra verilirken neredeydiniz? Şimdi mi, birdenbire memleket meseleleri ve toplum sorunları sizleri ilgilendirir oldu, öyle mi?  

Bütün bu tarihi gerçekler ortadayken ve biliniyorken size kim inanır, size ve köhnemiş jargonlarınıza? 

            “Hafıza-i beşer, nisyan ile maluldür” derler ama bu kadar da mı çabuk? 28 Şubat sürecinde insanlar, birbirine selâm vermekten çekiniyordu. Mimlenen bir Müslüman’ı görmemek, konuşmamak için kaldırım değiştiriliyordu… O meşum günleri çok çabuk unutmuşa benziyorsunuz. Bu tutumunuzda 28 Şubat’ın vesayetçi kafa yapısının kalıntılarına işaret ettiğini hatırlatalım.  

Hiç mi aklımıza gelmemiş, azıcık tefekkür, 28 Şubat olayları daha dünkü tarihtir. Çocukların bile rahatlıkla fikir sahibi oldukları bir tarih... Kim bu çarpıtmaları yutabilir ki? Andıç belgesi denilen hadise, bu millete kurulan tuzakların bir parçasıdır, yani dâhili ve harici “bedhahlar”ın bir oyunudur.  

MİT tırları hadisesi… Vatanın gücünü, milletin birliğini ve dirliğini sağlamaya yönelik hassasiyetlerin düşmana, haince ve münafıkça aktarımı değil mi? Bayır Bucak soydaşlarımızı yok etmeye niyetlenen zalimlerin yanında saf tutmak için, akıl yitimini gerektirmez mi? Eğer bu bilinmiyorsa zaten konuşacak bir mesele kalmamış demektir. Yok, eğer biliniyorsa, o zaman da bu mesele bu düşüncenin muhatabı değildir. 

Bahai’nin dediği gibi; 

Bize mülhid diyenin kendinde iman olsa 

Dahleden dinimize bari Müselman olsa 

(Bize sapkın diyenin kendisinde iman olsa; Dinimize karışan bari Müslüman  olsa!)  

 Yazıda anlatılmayan geçmişe dair manzaralardan bir kesit sunarak yazımızı noktalayalım: 

30 yılı aşkın bir zaman diliminde harcanan 400 milyar dolar, kaybedilen 40 bine yakın insan hayatı, teröre çare olamadı. Bütün mücadelelere rağmen gün geçmiyordu ki, bir veya birden fazla vatan evladı şehit olmasın!  

Can güvenliği kalmamış, mezralar, köyler, kasabalar boşaltılmıştı. İnsanlar, başlarına nelerin geleceğini bilmeden, yaşama ümidiyle büyük şehirlere doğru göç etmişti…  

Ülkemizde, bir yazarkasanın, bir kitabın fırlatılmasıyla ekonominin dibe vurduğu günleri yaşadık. İdarecilerinin ne denli çaresiz olduklarına şahit olduk. Maaşları ödenemeyen memur ve işçiler, iş yapamayan esnaf, işleri yolunda gitmeyen çiftçiler ıstırap içindeyken yolsuzluk olayları başını alıp gitmişti de bu fecaatler hatırlatılmıyor nedense! Devam edelim: KEY hesaplarının üzerine yatılmış, İLKSAN hesapları çarçur edilmiş.. Bu da yetmezmiş gibi, en yetkililerin, “Verdimse ben verdim!” tarzındaki efelenmeleri, en can acıtıcı kısmıydı… Kimse ses çıkaramıyordu olup bitenlere, toplum sus pus olmuştu.  

İnsan hakları, ifade özgürlüğü, demokrasi… Hak getire. 

 Faili meçhul cinayetler, yol kesmeler, adam kaçırmalar, soygunlar… Eğitim-öğretim hakları, ikna odalarında! Düşünce özgürlüğü malum zevatın iki dudağı arasında can çekişmekte… Fakir fukara, günbegün açlığa ve yoksulluğa terk edilmiş vaziyette… Sağlık hizmetlerinin(!) fecaati ortada vs. vs. 

            Yurttaşa hizmet yerine, zulüm çarkının kabulüne yönelik, kerli-ferli profların mesai tanımaksızın çalışmaları(!).. Bütün bu olup bitenleri manipüle etmek için TV kanallarında, sürekli boy göstermeleri ve sergilenen hokkabazlıklar… 

.           Sürüp giden bu yanlışları düzeltme adına atılan her adım, bu kurgunun akıl hocaları, ombudsmanları tarafından önemsizleştirilmeye çalışılmakta.. Olmadı, alaya alınmaktaydı… 

            Geçmişte yaşananlar bütün çıplaklığıyla ortada iken, ne deniyor bu yazıda? “…gericiliğe karşı, bu yozlaşmış iktidara karşı verilen kutsal mücadelede en büyük silahımız kişi, kurum ayırt etmeksizin el ele vermemizdir.” Hangi kutsallık? Kendi yurttaşımıza karşı savaş mücadelesi! Bu kutsal mücadelede(!) yer alınmazsa ne olur? “Bu kutsal mücadelede elini taşın altına koymaktan imtina edenlere ise çağrım şudur: Şayet tüm bu gerçekler göz önündeyken halen bu kutsal mücadeleye zarar verecek fikir veya düşünceler içinde olan varsa da, bulundukları makam ne olursa olsun derhal “İSTİFA ETME” inceliğini göstermeleri ülkenin geleceği açısından da en hayırlısı olacaktır.” Denilerek tehdit üzerine tehdit savurmaktadır.  

Hatırladınız değil mi? Tıpkı o meşum 28 Şubat sürecindeki Vatan-Millet aşkına(!) irtica yaygarasıyla 40 (kırk) bin memurun uydurma raporlarla ihraç edilmesi için KHK’yi Cumhurbaşkanı Necdet Sezer’in önüne koymaları gibi. Şimdi de sahte nezaket gösterileriyle kendi çarpık-şaşı bakışlarına sadakatle uymayanlara istifa çağrıları yapılmaktadır. “Etmezler mi? Önemli değil! Nasıl olsa oluşturduğumuz algılarla bu iktidarı yıkar ardından biz gelir ve hepsini ihraç ederiz!” deniliyor. Bu açıkça anlaşılmıyor mu? 

Başka türlü anlayan varsa beri gelsin!  

            Şimdi söyleyin bakalım; Sabıkalarla dolu olan Cemaziyelevvel’iniz ortadayken sahi siz ne için yardım talep ediyorsunuz? 

Zarar vermek mi? Haşa! Kimin ne haddine! Bu işin müseccel ustaları varken!  

Devam edelim mi? Bence yeter; çünkü anlayana sivrisinek saz… 

Whatsapp İhbar Hattı

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar
istanbul oto gaz